3 Aralık 2025 Çarşamba

https://servetzeyrekhoca.blogspot.com/

İçerisinde bulunduğum veya bizzat uygulayıcısı olduğum proje ve etkinlikleri paylaştığım blog sayfamı ziyaret edebilirsiniz.

https://servetzeyrekhoca.blogspot.com/

Muzaffer Özköse Hocaefendi'yi Anma Programının Ardından

 


Geçtiğimiz pazar günü Çarşamba İhsaniye Camii'nde merhum Muzaffer Özköse Hocaefendi'yi anma programı gerçekleştirildi. Caminin lebalep dolduğu programda Hocaefendi'nin öğrencilerinden, tanıyanlarından onun şahsiyeti ve ilmi birikimi hakkında bilgiler edindik. Ayrıca vefatının üzerinden 37 yıl geçmiş olmasına rağmen Çarşambalıların zihninde yerinin halen ne kadar canlı olduğunu da bizzat müşahede etmiş olduk.

Program, Çarşamba Belediyesi ve Çarşamba Müftülüğü'nün ortak bir organizasyonu olarak sunulsa da programın hazırlanmasında ve organizesinde, aynı zamanda programın sunuculuğunu da üstlenen İhsaniye Camii İmam - Hatib'i Sabri Kengil hocanın emekleri büyük...

Programda Muzaffer Özköse Hocaefendi'nin öğrencilerinden Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Hasan Kurt, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Fazlı Arabacı, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Çarşamba İnsan Ve Toplum Bilimleri Fakültesi'nden Prof. Dr. İhsan Arslan, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Fethi Kerim Kazanç ve Hocaefendi'nin arkadaşlarından emekli Öğretim Görevlisi Hamdi Uygun hocalar sunum gerçekleştirdiler. Ayrıca programda yer alan İstanbul Büyük Çamlıca Camii İmam - Hatibi Kerim Öztürk, Üsküdar Valede-i Cedid Camii görevlisi Ahmet Uzunoğlu hocalar da programa Kur'an tilaveti, ilahi ve kasidelerle katkı sağladılar. Hocaefendi'nin torunu Yazar Adem Özköse de programda dedesine dair anılarını anlattı.

Program, Ahmet Uzunoğlu ve İhsaniye Camii Müezzin Kayyım'ı Fatih Sözen'in ilahi ve kasidelerinin ardından Çarşamba Müftüsü Cemal Uzun ve Çarşamba Belediye Başkanı Hüseyin Dündar'ın selamlama konuşmalarıyla başladı. Takiben Muzaffer Özköse Hocaefendi'nin hayatını anlatan bir sinevizyon gösterimi yapıldı. Sonrasında Hocaefendi'yle ilgili anıları olan bazı kişilerin videoları gösterildi. Hocaefendi'nin akademisyen öğrencilerinden ve bir arkadaşından oluşan panelistlerin sundukları panelle devam eden program, aile adına konuşma yapan Hocaefendi'nin torunu Yazar Adem Özköse'nin hitabıyla sürdü. Adem Özköse'nin hitabının ardından Kerim Öztürk'ün Kur'an-ı Kerim tilaveti yer aldı. Katılımcılara plaket takdiminden sonra öğle namazı eda edildi ve namaz sonrasında da Hocaefendi'nin mezarı başında anma programı tertip edildi.

Geniş katılımla gerçekleşen programda Muzaffer Özköse Hocaefendi'nin insanların zihninde ve gönlünde ne büyük bir yer edindiğini tekrar görmüş ve anlamış olduk. Hocaefendi'nin hayatının anlatıldığı gösterimde Hocaefendi'nin Çarşamba'nın meşhur hocalarından Hasan Ünyeli ve Ali Osman Alay hocalardan ders okuduğunu ve hafızlık yaptığını öğrendik. Ayrıca Hocaefendi'nin bu eğitim yolculuğunu her gün kilometrelerce yürüyerek köyünden başka bir köye giderek yaptığını ve çok çileli bir eğitim macerasının olduğunu da öğrendik. İhsaniye (Kanarya) Camii'nde görevliyken öğrenci yetiştirme gayretlerini, ihtiyaç sahibi öğrencilerin eğitimine sağladığı katkıları, çevredeki esnafları organize ederek yaptığı çalışmaları, İhsaniye Kur'an Kursu'nun oluşumu ve devamındaki emeklerini, vekale adı verilen küçük odalarda yapılan sohbetleri ve daha birçok anı program boyunca öğrencileri ve katılımcılar tarafından dile getirildi. Çarşamba İmam Hatip Lisesi'nden emekli Meslek Dersleri Öğretmeni, aslen Erzurumlu olan Turan Çinici'nin kendisinin Çarşamba'da kalmasına vesile olan kişinin Hocaefendi olduğunu anlatması, Hocaefendi'nin ailesi adına konuşma yapan Yazar Adem Özköse'nin çocukluk hatıralarından dedesiyle ilgili aklında kalan, dedesinin son günlerinde dahi hasta yatağından sahra sohbetlerine katılım sağlayarak, hasta yatağından doğrulamaz haldeyken elinde mikrofon yataktan sohbetler yaptığınıı, Çarşamba Belediyesi'nde görevli Kutlu Emirli hocanın Trabzon'daki terzi Ömer hatırasını, Kerim Öztürk hocanın şiirlerinde "ikramî" mahlasını kullanmasının kökenini Hocaefendi'ye dayandırması gibi birçok unutulmayacak hatıralar dinledik.

Programın bir diğer önemli ayrıntısı da Muzaffer Özköse Hocaefendi'nin kütüphanesinde bulunan okuduğu ve okuttuğu kitapların sergilendiği alandı. Hocaefendi'nin fikrî dünyasının şekillenmesinde önemli olan bu kitaplar içerisinde Arapça ve Osmanlı Türkçesi kitaplar yoğunlukta olup Farsça bir sözlüğün olması da dikkate şayan. Roman ve hikayenin yanı sıra psikoloji kitabının olması da dikkat çekiciydi. Ayrıca Tarih-i Cevdet ve çeşitli tarih kitapları, Şifa tefsiri ve değişik tefsir kaynakları, hadis kitapları, kıkr hadis şerhi gibi hadis ilmi ile ilgili kitaplar, fetva ve fıkıh kitapları, tasavvuf, ahlak ve adapla ilgili kitaplar, sarf, nahif gibi Arapça ders kitapları, mantık ve şemail gibi kitaplar da sergilenen kitaplar arasındaydı. Bu kadar farklı ve çeşitli kitabın sergilenmesi esasında Hocaefendi'nin ilmî birikiminin ne ölçüde çeşitli ve  derin olduğunu da göstermektedir.

Bu yıl ilki yapılan programın biraz daha akademik bir ortamda sonraki yıllarda genişletilerek yapılmasını teklif eden  Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Fethi Kerim Kazanç, yapılacak bu toplantıda sunulacak tebliğlerin kitaplaştırılabileceğini de söyledi. Çarşamba'nın manevî önderlerini anmak ve hatırlamak üzere yapılabilecek bu programların çok yerinde olduğu düşüncesiyle, yapılan bu programın daha da genişletilerek Çarşamba'nın yetiştirdiği veya Çarşamba'da halk nezdinde iz bırakacak önemli hizmetleri olan, Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi, Çarşambalı Mehmet Emin Efendi, Semizzade Mustafa Hilmi Efendi, Çarşambalı Osman Fevzi Efendi, Sofuzâde Seyyid Hasan Hulusi Efendi, Oflu Muhammed Bahaeddin Efendi, Hacı Bekir Efendi, Hasan Ünyeli, Ali Osman Alay gibi  şahsiyetleri de yad eden büyük salon programlarının yapılması da yerinde olacaktır. Yine yapılacak programlarla Çarşamba'da yetişmiş ve ülke genelinde akademi, askeri, spor, sanat, bürokrasi vb. alanlarda tanınmış Cavit Paşa, Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, Mustafa Dağıstanlı, Ferhan Şensoy, Galip Balkar, Prof. Dr. Şaban Kuzgun, Prof. Dr. Tayyip Gökbilgin, Prof. Dr. Naci Şensoy, Faik Okutgen, Turgut Çeviker, Mehmet Kemiksiz, Prof. Dr. İbrahim Kartal, Prof. Dr. Seyfullah Edis gibi şahsiyetlerin de Çarşambalılara tanıtılması bu şahsiyetlere karşı bir vefa olacaktır.




22 Kasım 2025 Cumartesi

Yedinci Oğul Nerede?

              


Yedinci Oğul Nerede?

            Sezai Karakoç'un ‘Masal' isimli bir şiiri vardır. Bu şiirde Sezai Karakoç bir babanın yedi oğlunu anlatır. Şiirde, baba bu oğullardan ilk altısını ‘Batı’ya gönderir. Giden oğullarının her biri değişir, başkalaşır ve kaybolup gider. Esasında Sezai Karakoç'un anlattığı bu altı oğul Batı'nın ilmini, fennini, sanatını, sanayisini vb. tanımak için Batı’ya giden ve orada kaybolan Türk aydınını anlatır. Ve şiirin sonunda yedinci oğul Batı’ya gider ve onlara şöyle seslenir:

(...)

Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var
Karşınızdakini değiştirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum

(...)

            ‘Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.’ derler. Hele hele günümüzde bu değişim belki hiç olmadığı kadar hızlı. Bazen insan değişime intibakta gerçekten zorluk çekiyor. Bu kadar hızlı bir değişimin olduğu bir ortamda İslam, esasında değişmemesi gereken bazı şeylerin olması gerektiğini hatırlatıyor. Sosyal değişimle beraber ahkam değişmese de tabi ki içtihat kapısı her zaman ehline açık...

            Peki, ‘Bu değişim içerisinde Müslüman, nerede ve nasıl konumlanmalı? Rüzgarın önündeki bir yaprak gibi bu değişime kendini kaptırıp gitmeli mi, yoksa bazı hayırları da olmalı mı?’ Şüphesiz ki İslam, birçok alanda yasaklar koymakta. Yani değişime ayak uydurma yine İslam'ın koyduğu emir, yasak ve ölçüler dahilinde kalmak zorunda...

            Peki, günümüz Müslüman'ı veya kendini Müslüman olarak tanımlayan birey nerede konumlanıyor? Şu an tüm dünyada Batı kültürel hegemonyası hakim. İletişim kanallarının artması ve çeşitlenmesinin bir sonucu olarak insanların birbirleriyle iletişimlerinin kolaylaşması, yazılı ve görsel basın, sosyal medya vb. unsurlar kültürler arası baskılanmayı daha da artırdı. Teknolojik ve ekonomik üstünlüğü de elinde bulunduran Batı hegemonik yapısı tüm dünyayı esir alma, diğer kültürleri bozma veya eritme yolunda. Batı kültürü ile beraber tüm dünyaya yayılan inançlara karşı lakayt tavır maalesef bizim toplumumuzda da görülmeye başladı. Öncesinde sadece belki belli bir zümreyi etkileyen, tamamen dünya hayatını ve zevklerini önceleyen seküler yaşam tarzı, kendini dindar olarak tanımlayan Müslümanlar arasında da yaygınlaşıyor. Müslüman dünyanın bir imtihan alanı ve geçici olduğunun aslî olan hayatın ise ahiret hayatı olduğu gerçeğini hiç bir zaman aklından çıkarmamalı. Allah-u Teala Bakara Suresi'nin 155. ayetinde insanları korku, açlık, mallardan, canlardan vb. ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğini bildiriyor. Sahabeden Abdurrahman b. Avf'a (ra) atıfla rivayet edilen ‘Biz fakirlik ve darlıkla imtihan edildik, sabrettik. Fakat bollukla imtihan edildik, sabredemedik.’ sözü darlıkla mı yoksa zorlukla mı yapılan imtihanın daha zor olduğu sorusunu akla getirmekte. Dünya, teknolojik, ekonomik vb. yönlerden belki tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar rahat ve bolluk içerisinde. Zümer Suresi'nin 8. ayetinde Allah-u Teala insanın başı sıkıştığında kendine yöneldiğini, rahata erince de kendini unuttuğunu anlatmaktadır. O nedenle yola mücahit olarak çıkanların müteahhit, Müslümanların bir kısmını artık süslüman olduğunu, farz yerine tarzı tercih edenlerin sayısının artış gösterdiğini maalesef müşahede etmekteyiz.

            Uyarı ve eleştiriye tahammülü de yok artık insanların... Yanlış yaptığını düşündüğümüz bir kişiyi dahi lisan-ı münasiple uyaramaz hale geldik. ‘Ben zaten biliyorum’cu tavırlar çoğaldı. Bilmek ve uygulamak aynı şey midir? Yapmak için tabi ki bilgi ön şarttır lakin İslam uygulamayı, ameli önceleyen bir dindir. O nedenle Müslüman'da ‘İnanç - Eylem birlikteliği’ olmalıdır. Yani ‘Neye inanıyoruz, ne yapıyoruz?’ düşüncesi ve hassasiyeti olmalı insanlarda. Çünkü insan inandığı gibi yaşamayınca yaşadığı gibi inanmaya başlıyor. Kendince savunma mekanizmaları, mantığa bürümeler geliştiriyor ve yanlışta da olsa doğrudaymış hissiyatıyla hayatına devam ediyor. O nedenle kendi çizdiğimiz yolda değil de Allah'ın çizdiği yolda (sırat-ı müstakim) olmamız gerekiyor.

            Sezai Karakoç'un şiiri ile başladık yazıya. Yine o şiire atıfla bitirelim. Sezai Karakoç'un şiirinde bahsettiği Batı'nın hegemonik yapısına direnen ve sırtını doğuya dönmeyen o yedinci oğul halen hayatta mıdır veya nerededir?


18 Kasım 2025 Salı

Çarşamba'da Amerikalı Bir Misyoner

 

            Osmanlı'nın son yüzyılında devletin yıkılmaması ve uzun süre varlığını sürdürebilmesi için büyük çabaların sarf edildiği bilinmektedir. "Osmanlı'nın en uzun yüzyılı" olarak da nitelenen bu zaman dilimi içerisinde devlet dışarıda düşmanlarla çarpıştığı gibi kendi bünyesinde yer alan ve düşmanlarınca sürekli kışkırtılan gayrimüslim azınlıkların devlete karşı olan faaliyetleriyle de baş etmeye çalışmıştır. Dışarıdan gelen kışkırtmaları sönümlemek için Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı diye nitelenen beyannamelerle bünyesinde yer alan azınlıklara fazlaca haklar vermiş ve böylece dış etkiyi kırmayı planlamıştır. Fakat azınlıklara verilen haklar kışkırtmaların önüne geçememiş aksine dış tahrikler daha da artmış ve Osmanlı coğrafyası kaynayan bir kazana dönüşmüştür. Bu karmaşa ortamını en iyi değerlendirenlerden biri de misyonerlik teşkilatları olmuştur.

            Osmanlı'nın her tarafını örümcek ağı gibi saran misyonerlik teşkilatlarının aslî amacı muhatap oldukları insanları kendi inançlarına göre şekillendirmekti. Genelde misyonerlerin insanları Hıristiyanlaştırmaya çalıştığı düşünülür ki; bu ifade doğrudur fakat bu ifadenin daha doğrusu misyonerlerin muhataplarını kendi mezheplerine veya cemaatlerine katmaya çalışmaları olmalarıdır. Zira misyonerlerin hedefi sadece Hıristiyan olmayanları Hıristiyanlaştırmak değil aynı zamanda kendi mezhep veya cemaatinden olmayan Hıristiyanları da kendi mezhep veya cemaatlerine katmaktır. O nedenle misyonerlerin faaliyetlerini Hıristiyan olmayanları Hıristiyanlaştırmak ve kendi mezhep veya cemaatinden olmayan Hıristiyanları kendi cemaat veya mezheplerine mensup bir Hıristiyan yapmak şeklinde iki ana amaç doğrultusunda sınıflandırabiliriz.

            Osmanlı coğrafyasına yayılan misyoner grupların büyük bir çoğunluğunun Protestan gruplar olduğu bilinmektedir. Bu grupların her birinin arkasında farklı ülkeler olduğunu görmek mümkündür. Bu teşkilatları destekleyen ülkeler İngiltere, Amerika, Almanya gibi ülkelerdir. Bu ülkeler görünüşte kendi vatandaşlarını veya kendi din mensuplarını koruyor veya gözetiyor gibi görünseler de esasında Osmanlı bünyesinde bulunan Rum ve Ermeni nüfusu kendilerine hedef edinmişlerdi. Bu teşkilatların gizlice hem dinî hem de siyasî faaliyetler gösterdikleri görülmektedir. Örneğin Samsun ve civarının da sorumluluk alanında bulunduğu ve Merzifon'u bölgeyi yönlendirmede üs olarak kullanan Amerikalı misyonerlerin bölgedeki Pontusçuluk faaliyetlerini organize ettikleri bilinmektedir. Sadece dinî değil aynı zamanda siyasî amaçlarla da hareket eden teşkilat, Ermeni ve Rumları sürekli kışkırtmaya çalışan bir politika izlemiştir. Şikayet üzerine 1921 yılında Merzifon Amerikan Koleji'nde yapılan aramada, 1904 yılında kolej bünyesinde kurulan Pontusçu bir cemiyetin kuruluş nizamnamesi, üzerinde Pontus yazılı ve Samsun merkezli, Karedeniz Bölgesi'nin tamamını içine alan bir Pontus devleti haritası vb. eşya ele geçmiştir.

            Misyonerlik teşkilatlarıyla tüm Osmanlı'yı örümcek ağı gibi sarmış bu grupların içerisinde Osmanlı coğrafyasına en yoğun şekilde nüfuz etmiş olan teşkilat Amerikan Board (The American Board of Commissioners for Foreign Mission - ABCFM) isimli teşkilattır. "Amerikan Yabancı Misyonlar Komiserler Kurulu" şeklinde ismi Türkçe'ye çevrilebilecek bu teşkilatın faaliyetleri tüm Osmanlı coğrafyasında yapılan misyonerlik faaliyetlerinin yaklaşık %30'unu oluşturuyordu. 1810 yılında Amerika'da kurulan bu teşkilat hedefini kafirleri Hıristiyan yapmak olarak belirlemiştir. İlk Amerika dışı faaliyetini Hindistan'da gerçekleştiren teşkilat 1820'li yıllarda Osmanlı coğrafyasında da faaliyetlerine başlamış ve teşkilatça Osmanlı coğrafyasında ilk Protestan Amerikan misyoner okulu 1824 yılında Beyrut'ta açılmıştır. Zaman içerisinde Osmanlı coğrafyasını kendilerince farklı çalışma sahalarına ayıran teşkilat Samsun ve civarını Batı Türkiye Misyonu diye isimlendirdiği bölümün Merzifon istasyonuna bağlı faaliyet alanı olarak planlamıştır. 1852 yılında kurulan Merzifon istasyonuna bağlı olarak faaliyet gösteren Merzifon Anadolu Koleji veya Merzifon Amerikan Koleji (The Anatolia College in Merzifon ya da American College of Mersovan) diye isimlendirilen kolej 1864 yılında resmî olarak açılmıştır. Resmî açılış öncesinde izinsiz şekilde teşkilatın bölgede eğitim kurumlarının olduğu bilinmektedir. Teşkilatın en tanınmış kurumu 1863 yılında İstanbul'da açılan ve halen faaliyetlerine devam eden Robert Koleji ve bu kolejin devamı niteliğinde kurulan Boğaziçi Üniversitesi'dir.

            Merzifon'u Orta Karadeniz'deki misyonerlik faaliyetlerinin üssü olarak belirlemiş olan teşkilat, kuruluş gayesi olarak kafirleri Hıristiyanlaştırmayı amaçladığını söylese de eğitim kurumlarında çoğunlukla Osmanlı tebası olan Ermeni ve Rum nüfusa yönelik faaliyetlerde bulunmuştur. Teşkilatın kendi mezhebinden (protestanlık) olmayanları da hedefine alması onları da küfür içerisinde gördüğü şeklinde değerlendirilebilir ki zaman içerisinde Ermeni ve Rum gruplar içerisinde protestan sayısının arttığı bilinmektedir. Teşkilatın okullarında eğitim gören öğrencilerin büyük bir bölümü Ermeni ve Rumlardan oluşmakla beraber kurumlarda zaman içerisinde Müslüman Türklerin çocuklarının olduğu da görülmektedir. Ana amaç her ne kadar Protestan Hıristiyan yapmak olsa da Müslümanların çocuklarını Hıristiyanlaştıramasa dahi en azından kendi inanç ve kültürlerinden uzaklaştırılmasını da kendileri için çok büyük bir kazanç addeden teşkilat, verdiği eğitimin kalitesi ve yabancı dil öğretimindeki mahareti gibi cezbedici yönleriyle zaman içerisinde Osmanlı içerisinde devlet ricalinin dahi tercih ettikleri kurumlar haline gelebilmiştir.      

            Merzifon merkezli Orta Karadeniz Bölgesi'ni faaliyet sahası olarak belirleyen teşkilat, birçok yerde Merzifon'daki okula bağlı olarak faaliyet gösteren eğitim kurumları açmıştır. Çoğu devletten resmî izin alınmadan açılan bu kurumlardan biri de şu an Ayvacık ilçesine bağlı olan ve o dönemde Çarşamba'ya bağlı olan Kapukaya (Kapıkaya) köyüdür. O günün koşullarında Çarşamba'ya altı saat mesafede olan köyde 1886 yılında faaliyete başlayan okul haricinde Çarşamba'da iki okulun daha olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Çarşamba'da 1862 yılından beri faaliyette olduğu ve 1866 yılında da ilçede dış istasyon açtığı bilinen teşkilatın Kapıkaya köyünün Kasım Kıran mevkiinde olduğu belirtilen kaçak okulunda Müslüman öğrenci bulunmamaktadır. 1902 yılında gayrimüslimlerce tutulan kayıtlarda 85 hanesinin Ermeni, 38 hanesinin ise Protestan olduğu belirtilen Kapıkaya köyünde eğitim veren kurumun iptidai (ilkokul) ve rüşdi (ortaokul) şubelerinin olduğu ve eğitimin Amerikan misyonerlerce verildiği anlaşılmaktadır.

            Osmanlı Arşivi'nde yer alan belgelerde hicrî 12 Şevval 1322, miladî 20 Aralık 1904 günü Amerkalı J. Vilforyot isimli misyonerin Kapıkaya köyüne gitmek isterken Çarşamba'da şüpheli görülerek gözaltına alındığı anlaşılmaktadır. Yapılan tahkikatta Çarşamba'da alıkonan Amerikalı şahsın Kapıkaya köyünde ne işi olduğu anlaşılamamıştır. Her ne kadar Amerika İncil Cemiyeti'ne mensup Çarşamba'da ikamet eden ve kitapçılık yapan Mikail Papazoğlu, Dimitri Kürkçüoğlu, Hacı Savas gibi şahısların Çarşamba'da misyonerlik faaliyetinde bulundukları önceki yıllardan beri bilinse de Kapıkaya köyünde Amerika İncil Cemiyeti'nden farklı bir Amerikan misyoner teşkilatı olan Amerikan Board tarafından faaliyette olan kaçak bir okulun varlığının bilinmesi, gözaltına alınan bu şahsın Amerikalı bir misyoner olması, şahsın köyde faaliyet gösteren okula gittiği şüphesini akla getirmektedir. Protestanların noelin başlangıcını 25 Aralık günü olarak kabul ettikleri düşünüldüğünde, gözaltına alınan J. Vilforyot isimli misyonerin noelin hemen öncesinde gözaltına alınması orada düzenlenecek noel ile ilgili bir faaliyete katılabileceği ihtimalini de akla getirmektedir.

            Osmanlı arşivinde yer alan belgelerden Çarşamba'da gözaltına alınan J. Vilforyot isimli misyonerin gözaltına alındıktan sonra Samsun'a gönderildiği akabinde de İstanbul'a gittiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar kendisine dostane davranıldığı belgelerde kayıt altına alınmış olsa da Amerikalı misyoner J. Vilforyot, İstanbul'da Amerikan maslahatgüzarlığına giderek, Çarşamba kaymakamı ile ilgili şikayette bulunmuş; zaman ve maddî açıdan büyük zarara uğratıldığını iddia etmiştir. Amerikan maslahatgüzarlığınca da Hariciye Nazırlığı'ndan (Dışişleri Bakanlığı) zararın tazmini ve ilgili yetkililer hakkında önlem alınması talep edilmiştir.   


Günümüz Türkçesi

Dahiliye Mektubu Kalemi

Hariciye Nazaret-i Celilesi

 

13 Kanunıevvel 320 (27 Aralık 1904) tarih ve 527 sayılı yazıya istinaden düzenlenen tezkerenin cevabıdır. Amerika Devleti tebaasından olup Çarşamba kazası sınırları dâhilinde bulunan Kapıkaya’ya gitmek üzere Çarşamba yerel zabıtasına müracaat eden ve ibraz ettiği tezkerenin usul ve mevzuata uygun olmadığı anlaşılan J. Vilforyot isimli misyonerin, ilgili kazanın kaymakamlığı tarafından gitmek istediği yere hareket etmesi engellenmiş; adı geçen şahıs gözaltına alınarak güvenli şekilde Samsun’a iade olduğu iddia adilmiştir.

Bahsi geçen misyoner hakkında, Samsun vilayeti, Amerika Konsolosluğu ve ilgili kazanın kaymakamlığı arasında yapılan yazışmaların suretleri ile adı geçen şahsın iddialarına cevaben Canik Mutasarrıflığı tarafından gönderilen yazışma suretlerinin onaylı kopyaları ekte sunulmakta olup; adı geçen şahsın misyoner sıfatıyla ileri sürdüğü beyan ve iddialarının dayanağının bulunduğu, Trabzon Vilayet-i Alisi’nden gönderilen 12 Şevval 1320 tarihli ve 300 sayılı yazı ile belirtilmiştir. 


Yararlanılan Kaynaklar

- Açıkses, Erdal; Amerikalı Misyonerlerin Samsun ve Çevresindeki Faaliyetleri, "Samsun Araştırmaları" kitabı içerisinde, Ed: Cevdet Yılmaz, Cilt:1, Samsun Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Yay., Samsun, 2013.

- Alan, Gülbadi; Osmanlı İmparatorluğu'nda Amerikan Protestan Okulları, Ankara Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2015.

- BOA, DH.MKT.00919.00069.001.

- BOA, DH.MKT.00919.00069.002.

- BOA, DH.MKT.00919.00069.003.

- BOA, DH.MKT.00185.00019.001.

- Kurt, Burcu; Bafra'da Amerikalı Protestanların Misyonerlik Faaliyetleri, "Tarihi, Sosyal ve Kültür Yönleriyle Bafra" kitabı içerisinde; Ed: Osman Köse, Cilt:2, Bafra Belediyesi Kültür Yay., Ankara, 2023.










Not: Osmanlıca arşiv belgesi Fatih Yoldaş tarafından okunmuştur.

19 Ekim 2025 Pazar

Denge

 


İslam, denge dinidir ve inananlarını bütün aşırılıklardan uzak tutmayı ister. O nedenle bir Müslüman tüm aşırılıklardan uzak olmalı ve dengeli bir hayat sürmelidir. Yani bir Müslüman uçlara savrulmamalı ve her zaman ortaya yolu tutmalıdır. Zaten mensubu bulunduğumuz Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat anlayışı da orta yolu ifade etmektedir. Allah-u Teâla Bakara Suresinin 143. ayetinde “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık…” buyurmaktadır. Ayette “aşırılıklardan uzak bir ümmet” olarak çevrilen vasat ümmet yani “ümmeten vesatan” tabiri de bunu ifade ediyor olsa gerektir.

Dinî anlamda aşırılık denince akla genelde dini radikalizm de denilen Batılıların Fundamentalizm kavramı geliyor. Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası Batıda “İslamofobi” yani İslam karşıtlığı kavramı ortaya çıkarıldı. Esasında birbirini besleyen iki kavram olan İslamofobi ve İslamî radikalizm, İslam'ın hoş gördüğü şeyler değildir. Zira Peygamberimiz aşırılıklar konusunda ümmetini uyarmıştır, Hatta ibadetin dahi aşırısını hoş görmeyen bir peygamberdir, Peygamberimiz. Enes bin Mâlik’ten gelen bir rivayette: Peygamber Efendimizin nafile ibadetlerini öğrenmek üzere, sahabeden üç kişilik bir grup, Peygamberimizin hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Peygamber Efendimizin ibadetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve “Allah’ın Resulü nerede biz neredeyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır” dediler. İçlerinden biri: “Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım” dedi. Bir diğeri: “Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim” dedi. Üçüncü sahâbî de: “Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim” diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi: “Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir.” (Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5.) Peygamberimizin “Sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir” tabiri bu şekilde bir yaşantının İslamî olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Yani Peygamberimiz ibadet hayatında dahi dengeli olunmasını istemektedir. Peygamberimize amellerin en faziletlisinin ne olduğu sorulduğunda “Amellerin Allah Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı yapılanıdır.” (Müslim, Müsâfirîn, 218) buyurmuştur.

Dinî anlamda aşırılık denince akla gelmesi gereken bir diğer kavram da kanaatimizce dinden uzaklaşma veya dini inkâr olmalıdır. Çünkü inancımıza göre İslam fıtrat dinidir ve doğan her insan İslam fıtratı üzere doğar. Yani her doğan iyi özle doğar, İslamî özle doğar. Sonrasında hayat içerisinde kötülüğü öğrenir ve çevresel faktörler, aile vb. etkisiyle İslam'dan uzaklaşır. O nedenle inancımıza göre sorumluluk çağına gelmeden vefat eden her kimse masumdur, cennetliktir. İslam, ibadetler konusundaki aşırılığı eleştirdiği gibi aksi yönde olan aşırılığı da eleştirmektedir. Sekülerizm yani tamamen dünyaya meyletme yani dünyevîleşme de inancımızca eleştirilmiştir. Ahireti unutup, Allah yokmuş gibi bir hayat tarzı da dinimize uygun bir yaşantı tarzı değildir.

Peki, doğrusu nedir? Doğrusu ifrat ve tefritten uzak, dengeli bir hayat sürmektir. Ne “herhangi bir konuda çok ileri gitme, ölçüyü aşma, aşırı davranma, taşkınlık” anlamına gelen ifrat, ne de “herhangi bir konuda çok geride kalma, yeterli ölçüde olmama” durumu anlamına gelen tefrit anlayışı Müslümanca değildir. İtidallı olmak, orta yolu tutmak, ayette “ümmeten vasaten” diye tabir olunan hayat tarzı olsa gerektir. O nedenle Kasas Suresinin 77. ayetinde “Allah’ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma!...” denilerek Müslüman’ın dengeli bir hayat sürmesi istenmiştir. Müslüman her daim dengeli olmalıdır. Müslüman, dünya-ahiret, madde-mana, havf-reca (korku-ümit) dengesini her zaman gözetmelidir.

1 Temmuz 2025 Salı

Kapı

 

‘Kapı’ dedi babası... Kapıya doğru gideceğiz. Kapı, yeni dünyalara açılan bir perdeydi belki gözlerdeki... Ama bu öylesi bir kapı mıydı acaba? Çünkü zoraki bir gidişti bu kapıya gidiş... Oysa ki evlerin kapısı olur zannetmişti sadece veya bahçelerin... Kapı, evi dışa açan, dış dünyayı bize kapatan bir sırdı. Neden alelacele toplanmaya çalışıyordu hepsi de? Yanlarına taşıyabilecekleri eşyaları almaya çalışıyorlardı. Hani ‘yükte hafif pahada ağır' cinsten denilenlerden... Pahada ağır neleri kalmıştı ki...

Kapıya doğru gitmeyi algılayamıyordu bir türlü küçücük çocuk zihni. Oysa ki kapı evde olurdu, bahçede olurdu. Bazıları süslemeli, güzel boyalı ve albeneli olurdu hem de... Bazıları özel olarak süslerdi kapılarını. ‘Hoş geldiniz, güle güle' gibi yazılar yazarlardı bazıları ise kapılarına. Gördüğü kapılar hep içe açılırdı. Çünkü bahçe kapısı da evin kapısı da hep evin içine doğru açılıyordu. İçe açılan kapılar bahçeye veya eve gelenlere de içini açardı, mahremini emanet ederdi belki de...

Kapıya gitmek ne demekti? Neden herkeste korkulu bir telaş vardı? Ve neden herkes toparlanmaya çalışıyordu? Sadece kendilerinin değil mahalledeki herkesin toparlanmaya çalıştığını duymuştu ablasından. Ve komşuların sesleri gelmeye başlamıştı sokaklardan. Çocuk ağlamaları ve annelerin feryatları bastırıyordu adamların homurdanmaları. Neden dolmaya başlamıştı sokaklar? Neden herkes eşyalarını toplamıştı?

Onlar da çıktılar sokağa ailesiyle. Kimse kalmıyordu geriye. Herkesin ağzında babasından duyduğu o söz vardı hep: Kapı... Kapıya gittiklerini, zorla gönderildiklerini söylüyordu herkes. Evler tek tek boşalıyordu, herkes terk ediyordu evlerini. Ve sokakları boşalıyordu şehrin yavaş yavaş. Onlar da çıktılar evlerinden ve terk ettiler sokaklarını. Ya evleri ne olacaktı? Kimse kalmamıştı evlerinde. Ya bahçelerindeki meyveler? Kim sulayacaktı onları? Hem sulanmazlarsa kurumazlar mıydı? Arkadaşlarıyla beraber oynadığı sokaklar... Ya oralarda kimler oynardı şimdi? Tüm arkadaşları da gidiyordu. Ya sokakta onlara arkadaşlık eden kedi? Kim beslerdi şimdi onu mesela? Koşarken ayağının takılıp düştüğü ve dizinin yaralanmasına sebep olan arkadaşlarını da özler miydi acaba?

Artık uzaklaşmışlardı iyice evlerinden. Büyüklerin konuşmalarından yaklaştıklarını anlıyordu o kapı denilen yere. Bu arada halen anlayamamıştı bu kapının ne olduğunu. Uzun bir yürüyüştü bu. Zaman zaman uçak sesleri geliyordu uzaklardan. Bazen de silah sesleri... Bu sesleri doğduğundan beri duyardı zaten hep. Bu seslere alışmıştı. Bu seslere alışmak ne kötü!

Uçak sesleri yaklaşınca hemen bir yerlere gizlenmeye çalışıyorlardı. Oysa ki uçak görmek, gökyüzünde nazlı nazlı süzülen ve bazen arkasında izler bırakarak çeşitli şekiller oluşturan uçakları izlemek çok güzel olmalıydı. Ama buradaki hiçbir çocuk heyecanlanmıyordu uçaklardan ve hiçbiri gökyüzünde acaba uçağı görebilir miyim heyecanını taşımıyordu. Zira burada uçaklar umut, heyecan, mutluluk değil sadece bomba getiriyordu, sadece ölüm oluyorlardı. O nedenle burada uçak sesi, sadece ölümü hatırlatıyordu.

Uçak sesleri uzaklaşıp, silah sesleri kesilince yeniden yürümeye başlıyorlardı. Çok yaklaştıklarını söyledi içlerinden biri kapıya. Çok yorulmuştu, acıkmıştı da. Mümkün olduğunca duraksamadan yürümeye gayret ediyorlardı. Bomba ve silahların hedefi olmadan bir an önce salimen ulaşmak istiyorlardı kapıya. O nedenle yemek için bile mola verilmemişti. Atıştırmalıklarla bastırmaya çalışıyorlardı açlıklarını. Zaten yiyecek alabilmek için dahi fırsat bulamamışlardı. Sadece yanlarına giysilerini alabilmişler, birkaç parça hariç eşya da alamamışlardı. Ama evlerinin kapılarını kilitlemişlerdi ve anahtarları da ceplerindeydi. Bir gün yine dönecekler, anahtarları ile kapılarını açacaklar ve evlerinde oturacaklardı.

Kapıya gelmişlerdi artık. Bu kapı denilen yer daha önceden hiç görmediği hiç bilmediği bir şeydi. Buraya neden kapı denildiğini de bir türlü anlayamadı. Bu kapı denilen yerin etrafı tel örgülerle çevriliydi. Tel örgülerin arasındaki açık olan alandan geçmişlerdi. Babası artık güvende olduklarını, artık ölüm korkularının olmayacağını, yeni bir hayata başlayacaklarını söylüyordu. Bu kapı denilen yerden geçince neden güvende olacaklarını bir türlü anlayamıyordu. Ve sordu ablasına bu kapının ne olduğunu dinlenmek için mola verdikleri bir yerde. Ve öğrendi sonra... Şehirlerin, ülkelerin de kapısı olurmuş. Oysa ki o, sadece ev kapısını, bahçe kapısını görmüştü. Hep içe doğru açılan kapılardı bildikleri. Etrafı tel örgülerle çevrili o aralığın adı da  kapıymış. Dışa açılan bu kapı ülkeleri birbirinden ayırırmış. Dışa açılan bu kapıdan bir daha asla geri dönemeyeceğini, babasının cebinde olan evlerinin anahtarını ömrünün sonuna kadar saklayacağını fakat kullanamayacağını ne o, ne ablası ne de babası bilmiyordu henüz. Dışa açılan o kapının onları hep dışarıda bırakacağını yaşayarak öğrenecekti.

Büyümüştü artık, genç bir delikanlı olmuştu. Öğrenmişti artık her şeyi. Neden evlerini terk etmek zorunda kaldıklarını, neden silah seslerinin çocukluğu boyunca kulaklarında olduğunu, dünyanın birçok yerinde çocukları heyecanlandıran uçak seslerinin onları neden korkuttuğunu, kapının ne olduğunu, o kapının neden dışı açıldığını ve şimdi neden kapandığını, o anahtarın neden sürekli ceplerinde olduğunu... Hepsini anlamıştı, hepsini biliyordu artık. O büyük felakete ‘Nekbe' demişlerdi. O gün yaşadıklarının nekbe olduğunu bilmeden  yaşamışlardı o felaketi. Sonra da hayatı kamplarda geçti. Özlem'le hasretle ve öfkeyle...

Bir gün derginin birinde bir karikatür gördü. Elleri arkasında bağlı, ayakları çıplak, üstündeki elbise yamalı, küçük bir erkek çocuğu karikatürü. Çok sevdi bu karikatürü. Daha sonra defalarca görecekti bu karikatürü farklı yerlerde. Fakat hep sırtı dönüktü ‘Hanzala' isimli bu çocuğun ve diyordu ki karikatüristi: ‘Filistin özgür olana dek yüzünü göremeyeceksiniz Hanzala’nın.’ Kendini düşündü, yaşadıklarını, çocukluğunu... Sonra kendini buldu bu karikatürde. Aslında evinden koparılan her bir Filistinli çocuk Hanzalaydı ve kendisi de küçük hala  büyümeyen, büyüyemeyen bir Hanzalaydı aslında. Ve cebini yokladı birden. Oradaydı, rahmetli babasının kendisine emanet ettiği anahtar, o büyük felaket günü terk etmek zorunda kaldıkları evin anahtarı cebindeydi. ‘Ama bir gün' dedi ‘bir gün' kendi kendine ‘Filistin özgür olacak, Hanzala yüzünü dönecek ve biz evlerimize döneceğiz.’



20 Haziran 2025 Cuma

Cennet Bileti: Anne-Baba Rızası

 

Peygamberimiz bir gün üç kez art arda yazıklar olsun anlamında "Burnu yerde sürtülsün" dedi; bu sözü duyan çevresindeki sahabîlerden biri bu sözü kimin için söylediğini sorduğunda, Peygamber Efendimiz: "Anne-babasından biri veya her ikisi yaşlılıklarında yanında olduğu halde cennete gidemeyen kişi." (Müslim, Birr, 9) şeklinde cevap verdi. 

İslam dini anne-babaya hürmeti ve anne-baba hakkını her zaman öncelemiş bir dindir. Biyolojik anlamda insanın dünyaya gelmesine vesile olan anne-babanın hakkının hiç bir suretle tam anlamıyla ödenemeyeceğini belirten inancımız, anne-babaya saygıyı her zaman gerekli görmüş ve özellikle de anne-babanın enerjilerinin azaldığı ve artık düşkünleştikleri yaşlılık çağlarında onlarla ilgilenilmesini ve isteklerinin yerine getirilmesini zorunlu görmüştür. Anne-babasının kadr-ü kıymetini bilmeyerek cenneti kazanamayan kimse de Peygamberimizce rezil rüsva olmuş biri olarak dillendirilmiştir. "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.” (İsrâ, 17/23) ilahî uyarısı anne-babaya yaşlılıklarında evlatları tarafından yapılabilecek bütün kötü muameleleri kesin bir dille yasaklamaktadır. Esasında inancımızca insanın, her şeyi yoktan var eden ve yarattıklarının varlığının devamı için gerekli olan her şeyi de yaratan Allah'ı inkarı (küfür) veya O'na ortak koşması (şirk) ne kadar büyük bir nankörlük olarak görülmüşse, insanın dünyaya gelmesine vesile olan anne-babasına karşı olan hürmetsizliği de o derece nankörlük ve vefasızlık olarak görülmüştür.

İnancımız anne-babanın Müslüman olmamaları halinde dahi onlara hürmeti gerekli gören bir dindir. Zira Hz. İbrahim'in müşrik olan babasına Meryem Suresinin 42. ayetinde  (اَبَتِ يَٓا) (Ey babacığım!) şeklinde nazikçe hitabı, Mekke'nin fethi sırasında Hz. Ebu Bekir'in henüz Müslüman olmamış müşrik babası Ebû Kuhâfe'yi Peygamber Efendimizin yanına getirmesini “Yaşlı babanı buraya kadar yormayıp evinde bıraksaydın ya onu biz ziyarete giderdik” şeklinde karşılayan Peygamberimizin hitapları da göstermektedir ki; anne-baba Müslüman olmasalar dahi hürmete layıktırlar. Kur'an-ı Kerim'de Allah'a ve resulüne itaatten sonra itaat edilmesi gereken kişiler olarak zikredilen (Nisa, 36) anne-baba, sadece Lokman Suresi'nin 15. ayetinde "Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme." hitabında belirtilen bir durumla karşılaşılması halinde itaate layık değillerdir. Ayetin devamında yer alan "Fakat dünyada onlarla iyi geçin." şeklindeki uyarıda Müslüman olmasalar dahi anne-babaya iyiliğe devam edilmesi gerekliliği yer almaktadır.  

"Allah'ın rızası anne-babanın rızasında, Allah'ın öfkesi de anne-babanın öfkesindedir." (Tirmizî, Birr, 3) şeklinde buyuran Peygamberimize anne ve baba arasında hürmete daha layık olanın hangisi olduğu sorulduğundaysa, Peygamberimiz soruyu "Annendir" şeklinde cevaplamış ve bu soru defaten sorulduğunda üç kez art arda "Annendir" cevabından sonra dördüncü seferde "Babandır" cevabını vermiştir. (Buhârî, Edeb, 2) Çocuğun anne karnında büyüyüp gelişmesi, anne karnındayken bütün gıdasını annenin vücudundan karşılaması, annenin günden güne büyüyen karnının belli bir süre sonra anneyi daha da zorlar hale gelmesi, doğum sırasında yaşanan sıkıntılar, bebeğin emzirilmesi, çocuğun büyütülmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması sürecinde annenin fedakarlıkları, onu anne-baba arasında yapılacak bir öncelik sıralamasında babanın üç kez önüne geçiriyor görülmektedir. Bu öncelik sıralamasında öne konulan annenin, ayaklarının altında cennetin olduğu nitelemesi de (Nesai, Cihad, 6) anne hakkının daha ön planda olduğunu vurgulamaktadır. Fakat babanın belki de çocuğun yetişmesi, iaşe temini ve geçimi için sarf etmiş olduğu çaba ve fedakarlıklar sebebiyle evladı tarafından hoş tutulması sonrası edeceği duanın, Peygamberimizce makbul dualar arasında zikredilmesi (Ebû Dâvûd, Vitr 29) de hem annenin hem de babanın dinimizce her zaman hürmete layık bireyler olduklarını göstermektedir.

Rabbim, bizleri anne-babasına hürmet ederek onların duasını alabilen, yaşlılık çağlarında da evlatları tarafından hürmet görenlerden eylesin. (Amin) 


19 Haziran 2025 Perşembe

Dünden Bugüne Çarşamba'da Eğitim

 

Çarşamba'nın bazı kırsal bölgelerindeki yerleşim milattan önceki dönemlere kadar dayandırılsa da ilçe merkezi olan muhitin yerleşimi genel olarak Osmanlı döneminde şekillenmiştir. Özellikle Yeşilırmak'ın ıslahı ve çevresindeki bataklıkvari bölgelerin kurutulması ile hem kırsalda hem de ilçe merkezindeki yerleşim daha da geniş alana yayılmıştır. Osmanlı sonrası ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki demografik yapıya bakıldığında ise Çarşamba'da Müslüman çoğunluğun yanı sıra Ermeni ve Rum Hristiyan grupları da görmekteyiz. Osmanlı'nın son döneminde ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında idarî olarak Çarşamba, şu anki Çarşamba, Ayvacık ve Salıpazarı  ilçelerinin tamamını, Tekkeköy ve köylerinin büyük kısmını, Asarcık ilçesinin bazı köylerini de içine alan büyük bir ilçedir.

Osmanlı'nın son dönem kayıtlarına bakıldığında Çarşamba'da 1869 yılında 8, 1872'de 4, 1880'de 12, 1888'de 7, 1895'te 5, 1905'te 6 medrese görülmektedir. Çarşamba'da 1904 yılında ise 13 medrese bulunmaktaydı. Bu medreseler: Hazinedarzade Süleyman Paşa Medresesi, Naimiye Medresesi, Arnabud Ali Bey Medresesi, Mahmut Tayyar Paşa Medresesi, Hamidiye Medresesi, Akpınar Medresesi, Yusuf Zeyneddin Medresesi, Tatarlı Medresesi, Sarıyurd Medresesi, Hisarcık Medresesi, Eğri Kiraz Medresesi, Şeyh Habil Medresesi ve Abacalu (İpçili) Medresesidir. Çarşamba'nın idari yönden bağlı olduğu Trabzon Vilayeti'nin tamamında 60, Canik Sancağı'nda ise toplam 23 medrese varken bu medreselerin 1904 yılı kayıtlarında 13 tanesinin Çarşamba'da bulunması dikkat çekicidir. Ayrıca Çarşamba'da 1869'da 169, 1880 de 147, 1888'de 280, 1902'de 198 tane de Sıbyan Mektebi bulunmaktadır. Çarşamba'da Osmanlı'nın son döneminde 4 tane özel kütüphane olduğu görülmektedir. Bu kütüphaneler Hazinedarzade Süleyman Paşa Kütüphanesi, Naimiye Kütüphanesi, Arnabut Ali Bey Kütüphanesi ve Mahmut Tayyar Paşa Kütüphanesi'dir. Osmanlı'nın son döneminde Çarşamba'nın idari yönden bağlı olduğu Trabzon Vilayeti'nin tamamında 12 adet kütüphane bulunduğu göz önüne alındığında, bu 12 kütüphanenin 6 tanesinin Canik Sancağı'nda, bu 6 kütüphanenin de 4'ünün Çarşamba'da oluşu dikkate şayandır. Bu kütüphanelerde toplam 1335 kitap yer almaktaydı. Osmanlı'nın son dönemindeki eğitim kurumlarını, eğitim kadrosu, kütüphaneler ve kitap adetleri değerlendirildiğinde Osmanlı'nın son döneminde Çarşamba'nın önemli bir eğitim merkezi olduğu anlaşılmaktadır.

II. Abdülhamit döneminde Avrupa okulları model alınarak yeni okullar açılmaya başlanmıştı. Bu okullar Osmanlı'da ibtida (ilkokul), Rüştiye (ortaokul) ve idadi (lise) diye isimlendiriliyordu. Bu okullardan Çarşamba'da 1884'te 4, 1895'te 4 ibtida (ilkokul) bulunmaktadır. Çarşamba'da ilk rüştiyenin (ortaokul) de 1871'de açıldığı anlaşılmaktadır. Sonraki yıllarda sadece kızların eğitim gördüğü İnas Rüştiyesi (kız ortaokulu) açılmıştır. Bu okulun kayıtlarına defa 1912'de rastlanmaktadır. Osmanlı döneminde Çarşamba'da idadi (lise) açılmadığı değerlendirilmektedir.

Çarşamba'da bulunan gayrimüslim nüfusa hizmet eden okullar da mevcuttu. 1893 yılında yapılan nüfus sayımında Çarşamba'da 47.597 Müslüman, 3.114 Rum, 9.775 Ermeni yaşamaktaydı. Çarşamba'da gayrimüslim nüfusa hizmet veren 33 kilise mevcuttu. Ayrıca 1869'da 7 tane Rum Sıbyan Mektebi, 18 tane de Ermeni Sıbyan Mektebi bulunmaktaydı. 1872'de 3, 1880'de 3 Rum Sıbyan Mektebi olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Ayrıca şu an Ayvacık ilçesine bağlı olan Kapıkaya köyü Kasım Kıran mevkiinde 1864 tarihinde protestan misyoner teşkilatı Amerikan Board Teşkilatı'na bağlı olarak Merzifon'da açılmış bulunan Amerikan Koleji'ne bağlı, kaçak faaliyet gösterdiği değerlendirilen ve ibtida ve idadi seviyesinde iki ayrı okul olarak tek binada eğitim veren bir okulun varlığı da bilinmektedir.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında ilçe merkezinde ilkokullar bulunmakta fakat Osmanlı döneminde kayıtlarına rastlanan rüştiyenin (ortaokul) ne zaman kapandığı bilinmemektedir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Çarşamba'da Merkez İnas (Kız) İlkmektebi, Merkez Zükur (erkek) İlkmektebi, Tayyar Paşa İlkmektebi (Prof. Dr. Ali Fuad Başgil'in de mezunu olduğu bu okul muhtemelen sonradan Yeşilırmak İlkokulu oldu.) ve Atatürk İlkmektebi'nin olduğunu bilmekteyiz. Orta Mahalle'de 1934 yılında temeli atılan ve 1937'de Kurtuluş İlkokulu olarak açılmış olan okul, üç yıl sonra Merkez İlkokulu adını almıştır. Çay Mahallesi'nde bulunan Atatürk İlkokulu 1939 depreminde hasar alınca yeni binası yapılana kadar Merkez İlkokulu binasında eğitime devam etmiştir. Tayyar Paşa İlkokulu adıyla faaliyet gösteren ve sonradan adının Yeşilırmak İlkokulu olduğunu değerlendirdiğimiz okul ise şu anki Atatürk İlkokulu'nun bulunduğu yerdeydi. Çarşamba'da ilk ortaokul, halk tarafından yaptırılmış olup; 10/04/1945 tarihinde temeli atılan bina, 28/10/1946 tarihinde bitirilmiş ve eğitime başlamıştır. Yapılan ortaokul binası da şu anki Atatürk İlkokulu bahçesindeydi. Çarşamba'da ortaokul ve lisenin henüz olmadığı Cumhuriyet'in ilk yıllarında, sayıları çok az olsa da bazı öğrencilerin günü birlik trenle Samsun'a giderek Samsun'daki ortaokul ve liselerde eğitim aldıkları bilinmektedir. 

         Cumhuriyet'in ilk yıllarında Çarşamba'nın köyleri olan Ömerli, Muşçalı, Taflı (Dalbahçe), Alibeyli, Çayvar, Turgutlu, Tatarlı, Karamaslı, Büyüklü gibi bazı köylerde ahşap ilkokul binaları mevcuttur. 1950'lerden sonra tüm ülkede olduğu gibi Çarşamba'nın köylerinde de ilkokullar çoğalmış ve yıllar içerisinde tüm köylere ilkokullar yapılmıştır. 2000'li yıllar sonrasında kesintisiz sekiz yıllık zorunlu eğitimle beraber servis imkanlarının artması, nüfusun azalması gibi gerekçelerle çoğu köylerdeki ilkokullar kapatılmış ve şu an binaların çoğu atıl kalmıştır.

Çarşamba'da ilk lise Çarşamba Lisesi adıyla 1966 yılında eğitime başlamıştır. 1957 yılında Akşam Kız Sanat Okulu eğitim faaliyetlerine başlamış, kurum 1974 yılında Çarşamba Kız Meslek Lisesi'ne dönüştürülmüştür. Kurum halen Yunus Emre Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi adıyla hizmet vermektedir. 1960 yılında Halk Eğitim Merkezi, şu anki binasında hizmete başlamıştır. Daha önceden Çarşamba Türk Ocağı sonrasında da Halkevi olarak faaliyet gösteren şu anki Çarşamba Halk Eğitim Merkezi'nin olduğu yerde bulunan eski bina, 24 Kasım 1930 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından ziyaret edilmiş  ve Mustafa Kemal Atatürk tarafından ocağın ziyaretçi defterine "Çarşamba Türk Ocağında tanıdığım kıymetli gençlik iftihara layıktır." ifadesi yazılmıştır. 

          1953 yılında Şehit Nuri Pamir İlkokulu eğitim faaliyetlerine başlamış, 1964 yılında şu an ortaokul olarak faaliyet gösteren Gaziosmanpaşa Ortaokulu ilkokul olarak açılmıştır. 1967'de Helvacalı İlkokulu, 1969'da şu an ortaokul olarak faaliyet gösteren Değirmenbaşı İlkokulu, 1970'te Kızılot Ortaokulu, 1975'te Dikbıyık Ortaokulu eğitime başlamıştır. 1976 yılında Çarşamba İmam Hatip Lisesi liralık bir evde eğitime başlamış ve halkın yardımlarıyla yapımına başlanan binasına 1981 yılında yarı inşaat olarak geçilmiştir. Daha sonradan Çarşamba Anadolu İmam Hatip Lisesi adını alan kurum 2014 yılında Çarşamba Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi'ni bünyesinden ayırmış ve halen hafızlık ve fen ve sosyal bilimler projesi uygulayan imam hatip lisesi olarak faaliyet sürdürmektedir. 

            1984'te Çarşamba Öğretmenevi açılmış, 1988 yılında halen Yıldıray Çınar Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi olarak faaliyet gösteren Çarşamba Ticaret Meslek Lisesi, 1989 yılında da halen Çarşamba Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi adıyla faaliyet gösteren Çarşamba Endüstri Meslek Lisesi açılmıştır. 1998 yılında halen 75. Yıl Meslekî ve Teknik Anadolu Lisesi adıyla eğitim veren Çarşamba Sağlık Meslek Lisesi kurulmuştur. 1992 senesinde Çarşamba Anadolu Lisesi eski Merkez İlkokulu'nun tarihi binasında ortaokul seviyesinde kurulmuş, 2002 yılında da Yeşilırmak Lisesi açılmıştır. Yeşilırmak Lisesi, 2010 yılından itibaren Çarşamba Fen Lisesi'ne dönüştürülmüş ve Yeşilırmak Lisesi, Çarşamba Fen Lisesi'ne dönüştürülerek tedricen kapatılmıştır. 2005 yılında Ali Fuat Başgil Anadolu Lisesi açılmış, 2009 yılında da Bulutoğlu Anadolu Lisesi eğitim faaliyetine başlamıştır. 1966 yılında kurulan ve Çarşamba'nın ilk lisesi olan Çarşamba Lisesi, 2013 yılından itibaren Yeşilırmak Anadolu İmam Hatip Lisesi'ne dönüştürülerek tedricen eğitim faaliyetlerine son vermiştir. 

          Çarşamba'nın ilk bağımsız anaokulu olan Zübeyde Hanım Anaokulu 2001 yılında eğitime başlamış, ilçemizin diğer bağımsız anaokulu olan Nene Hatun Anaokulu da 2011'de eğitime başlamıştır. 4+4+4 eğitim sistemine geçilmesiyle beraber Çarşamba'nın ilk bağımsız İmam Hatip Ortaokulu olan Çarşamba İmam Hatip Ortaokulu 2012 yılında Değirmenbaşı Ortaokulu'nun üst katında faaliyete başlamıştır. 2016 yılında okulun bünyesinden ayrılan öğrencilerle Ali Fuat Başgil İmam Hatip Ortaokulu kurulmuştur. Çarşamba'nın ilk özel okulu Amerikan Kültür Koleji adıyla 2014 yılında açılmış, kurum kısa süre içerisinde faaliyetlerine son vermiştir. İlçemizde halen eğitime devam eden 2019 yılında kurulan 19 Mayıs Teknoloji Koleji ve Mektebim Koleji isimli özel okullar bulunmaktadır. İlçemizde ayrıca Özel Pera ve Özel Vefa isimli iki adet Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi ile Atak, Beta, Çarşamba Durmaz, Demirsoylar, Fen, Genç, Öz-Kar, Sevgi ve Yeni Çarşambalılar isimli Motorlu Taşıt Sürücüleri Kursları faaliyet göstermektedir.

Çarşamba 2000 yılında ilk defa üniversite ile tanıştı. Ondokuz Mayıs Üniversitesi'ne bağlı olarak kurulan ilk meslek yüksekokulu ikinci öğretim olarak bazı lise binalarında eğitime başlamış; sonrasında Çarşamba Ticaret Borsası tarafından yaptırılan yeni binasına geçmiş ve böylece Çarşamba Ticaret Borsası Meslek Yüksekokulu adını almıştır. Halen meslek yüksekokulunda Bilgisayar Teknolojileri, Muhasebe ve Vergi, Finans - Bankacılık ve Sigortacılık, Büro Hizmetleri ve Sekreterlik ile Mülkiyet Koruma ve Güvenlik önlisans programlarında eğitim verilmektedir.

          Kamu tarafından oluşturulan kampus alanına Hayırsever Mustafa Kemal Güneşdoğdu tarafından 2008 yılında faaliyete geçen ve Ali Fuat Başgil'in adı verilen Hukuk Fakültesi yaptırılmış ve eğitim faaliyetine başlamıştır. Kampus alanına sonrasında 2010 yılında Hayırsever Tülay Ulusoy tarafından babası adına Mehmet Tülazoğlu Adalet Meslek Yüksekokulu binası yaptırılmış ve bu binada da Adalet önlisans programında eğitim verilmektedir. Kampus alanında 2010 yılında açılan İletişim Fakültesi'nde Gazetecilik, Hakla İlişkiler ve Tanıtım, Radyo Televizyon ve Sinema, İletişim ve Tasarımı lisans bölümlerinde, 2016 yılında açılan Çarşamba İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi'nde de Tarih lisans bölümünde öğrencilere eğitim verilmektedir.  


Müslümanlık Bir İddiadır...

 


Müslümanlık bir iddiadır ve her iddia gibi bu iddianın da ispatı gerekir. Ve her zaman ‘Müddei (iddia eden) iddiasını ispatla mükelleftir.’ Yani eğer bir birey ‘Ben Müslümanım' diyorsa bunu söyleyen kişiden bu iddiasını ispatlaması beklenir.

Peki, bu ispat nasıl olacaktır?

Bir kişinin Müslümanlık iddiasının ispatı yaşantısında olmalıdır, hayatında aranmalıdır. Eğer Müslümanlık iddiasındaki bir kişi yaptığı davranışlardan, yediği içtiğine; ibadetlerinden, ticaretinden, aile hayatına; komşuluk ilişkilerine kadar hayatında İslam'dan izler taşıyorsa; İslamî bir hayat yaşıyorsa bu ispatı yapabiliyor denebilir. O nedenle ‘Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.’ denmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teala birçok ayette iman ve salih ameli beraber zikreder. İman gönüldedir; gönüldekini, kalptekini de en iyi bilecek olan şüphesiz Allah'tır. Lakin gönüldekinin dışavurumu da davranışlarla gözlenebilecektir. O nedenle itikadımızca ‘iman kalple tasdik, dil ile ikrar’ olarak tanımlanmıştır. İmanın aslolan mekanı kalp yani gönül olmakla beraber bu iman ete kemiğe de bürünmelidir.

Peki, bu iman ete kemiğe nasıl büründürülebilir?

İman ve kısaca Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılan bütün güzel işler olarak tanımlayabileceğimiz salih amel bütünlüğünü bir kuşun iki kanadına benzetebiliriz. Nasıl ki kuşun gökyüzünde güzel bir şekilde süzülebilmesi için iki kanadının da sağlıklı olması ve birbiriyle uyumlu bir şekilde çırpılması gerekiyorsa, Müslümanın hayatında da iman ve salih amel birlikteliği ve uyumu da böyle olmalıdır. Kalbinde taşıdığı imanını dıştan görünür hale getirebilmelidir Müslüman. O nedenle Müslüman ibadetlerine dikkat etmeli, en temel ibadetleri olan namaz, oruç, sadaka, zekat ve benzeri ibadetlerini aksatmamaya gayret etmelidir. Hayatının her anını Allah'ın kendini gördüğü, yaptığı şeyleri bildiği ve bunları kayıt altına aldırdığı bilinciyle sürdürmelidir. Müslüman yapmış olduğu meslek neyse onu en güzel şekilde yapmaya gayret etmelidir. Müslümanın ticareti gayrimüslimden farklı olmalı, Müslümanın aile hayatı gayrimüslimden farklı olmalı, Müslümanın komşuluğu gayrimüslimden farklı olmalıdır. Müslüman her halini ve davranışını Kur’an ve sünnet süzgecinden geçirmelidir. Hasılı Müslümanın her hali diğer insanlardan farklı olmalıdır. Müslümanlık iddiasında olan her birey yaptıkları ve yaşantısıyla iddiasını ispat etmeli, edebilmelidir.


https://www.akasyam.com/mobil/yazi/muslumanlik-bir-iddiadir-12137.html


28 Mayıs 2025 Çarşamba

1960 Darbesi ve Üç Çarşambalı Hukukçu


            27 Mayıs 1960 günü Türkiye Cumhuriyeti tarihine kara leke olarak geçen bir gün. Türkiye'de yapılan ilk darbe olan 27 Mayıs darbesi, sonrasında yapılacak darbe, muhtıra ve darbe girişimlerinin de ilham kaynağı oldu. Emir komuta zinciri içerisinde yapılan bu darbe sonrasında Türkiye'de ilk defa çok partili seçimle işbaşına gelmiş hükümet alaşağı edilmiş ve ülkenin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakanı Adnan Menderes'in de aralarında bulunduğu bazı hükümet üyeleri tutuklanmıştır. Darbe sonrası ordudan 235 general ve 3500 civarında subay tasfiye edilmiş, 520 savcı ve hakim görevden uzaklaştırılmış ve üniversiteden de 147 öğretim üyesi ihraç edilmiştir. Darbe sonrasında Yassıada'da yapılan yargılamalar (!) neticesinde 15 sanığa idam cezası, 31 sanığa ise müebbet hapis cezası verilmiştir. Darbeciler tarafından oluşturulan Millî Birlik Komitesi, Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar dışındaki idamları affetmiştir. Sonrasında Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın idam kararı da yaşı sebebiyle gerçekleştirilmeyecek fakat Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'nun idam kararları ise uygulanacaktır. Böylelikle Türkiye'nin gerçek seçimlerle iş başına gelen ilk başbakanı idam edilecek ve bu idam Türk demokrasi tarihinde yerini kara bir leke olarak alacaktır.

            Şimdi sizlere bu darbe sırasında ülke gündeminde olan üç Çarşambalı hukukçudan bahsedeceğim. 1960 darbesinde üç Çarşambalı hukukçu darbenin farklı taraflarında idiler. Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil ve Ord. Prof. Dr. Kemalettin Birsen, 28 Ekim 1960 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan ve 147'ler diye bilinen listede yer alarak üniversite ile ilişiği kesilen kişilerden olurken, bir diğer Çarşambalı hukukçu Prof. Dr. Naci Şensoy ise darbeciler tarafından yaptırılan 1961 anayasasının hazırlık komisyonundadır. Yani Çarşambalı iki hukukçu darbecilere karşı ve darbeciler tarafından mağdur edilmiş bir durumda iken bir diğer Çarşambalı hukukçu ise darbecilerle beraber hareket ediyor görünmektedir.

            Şimdi kısa kısa bu Çarşambalı hukukçuları tanıyalım:

Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil

            Ali Fuad Başgil 1893 yılında Çarşamba'nın Sarıcalı Mahallesi'nde doğdu. Çocukluk yılları Osmanlı'nın çalkantılı dönemleriydi. Osmanlı - Rus Savaşı sonrası bölgeye yoğun göçlerin olduğu ve Pontusçuluk faaliyetlerinin yoğunlaşmaya başladığı bir coğrafyada ilk çocukluk yıllarını geçiren Ali Fuad Başgil, ilkokulu Çarşamba'da Tayyar Paşa İlkokulu'nda okudu. 14 yaşındayken ailesiyle beraber İstanbul'a göçtü. Ali Fuad Başgil, Edirne'nin işgal edildiği ve Rusların Yeşilköy'e kadar geldikleri Ayastefanos Anıtı'nı diktikleri zamanlarda İstanbul'dadır. 1914 yılında yedek subay olarak I. Dünya Savaşı'nda Kafkas Cephesi'ndedir. Dört buçuk yıl süren askerlik sürecinde Çarşamba Askerlik Şubesi'nden askere beraber gittiği on beş kişiden üçü dışındakilerin tamamı şehit düşer. Asker dönüşü ticarete heveslenir fakat hocası Şevket Efendi "Bizim nesil Çanakkale'de heba oldu, sen eğitim al" diyerek onu okumaya yönlendirir. 1921 yılında Fransa'ya gider. Savaş dolayısıyla yarım kalan lise eğitimini önce Saint-Barbe Lisesi'nde ardından Paris Bufon Lisesi'nde tamamlar. Ardından Grenoble Hukuk Fakültesi'ni birincilikle bitirerek, Paris Üniversitesi'nde "Boğazlar Meselesi" adlı teziyle doktorasını tamamlar. Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde ve Lahey Devletler Hukuku Akademisi'nde de dersler alana Ali Fuad Başgil, sonrasında Türkiye'ye dönmüştür.

            1930 yılında Türkiye'ye döndükten sonra bir süre Millî Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğrenim Genel Müdür Yardımcılığı görevinde bulunmuş akabinde 1932 yılında göreve başladığı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Anayasa Profesörü olarak 28 yıl görev yapmıştır. 1939 yılında "İş Hukuku" dersini ihdas etmesi sebebiyle kendisine "Ordinaryus" payesi de verilen Ali Fuad Başgil, on ay gibi kısa bir süre bağımsız bir devlet olan Hatay Devleti'nin anayasasını da yazan kişidir. Ayrıca Hatay meselesinde Birleşmiş Milletler'de Türkiye'yi de temsil etmiştir. 1938-1942 yıllarında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığı görevinde de bulunan Ali Fuad Başgil, 1947 yılında "Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti" isimli bir cemiyet de kurmuş ve bu cemiyetin yayın organı olan "Hür Fikirler" isimli dergide yazılar kaleme almıştır. 1952'de Pakistan'da, 1959'da Ürdün'de toplanan İslam Kongresi'nde ve yine 1959 yılında Almanya'da toplanan Hukuk Kongresi'nde Türkiye'yi temsil etmiştir. 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşen darbe sonrası üniversite ile ilişiği kesilecek 147 öğretim üyesi arasında yer alan Ali Fuad Başgil, darbe sonrası üç buçuk ay da tutuklu kalmıştır. Balmumcu Askerî Cezaevi'nde zor şartlar altında üç buçuk ay tutuklu kalan Ali Fuad Başgil, üniversiteyle ilişiği kesilecekler listesindekilerle ilgili karar iptal edilmesine rağmen bu durumu onur meselesi yaparak görevine geri dönmemiş ve 1961'de emekli olmuştur. Emekli olduktan kısa süre sonra Adalet Partisi'nden Samsun senatörü olarak senatoya girmiştir. Cumhurbaşkanlığı için aday olmak istemiş fakat adaylığı Millî Birlik Komitesi üyesi bazı askerlerce "Seçime girerseniz hayatınızı garanti edemeyiz" sözleriyle engellenince senatörlükten de istifa ederek ülkeden ayrılmıştır. Sonrasında Cenevre Üniversitesi'nde dersler veren ve kürsü başkanlıkları yapan Ali Fuad Başgil, 1965 yılında tekrar ülkeye dönmüş ve 1965 seçimlerinde Adalet Partisi'nden İstanbul milletvekili seçilmiş ve mecliste Anayasa Komisyonu Başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. 17 Nisan 1967 tarihinde kalp krizi sonucu vefat eden Ali Fuad Başgil'in kabri İstanbul'da Karacaahmet Mezarlığı'nda Çiçekci Camisi karşısında yer almaktadır.

            Akademik ve günlük yazılar şeklinde birçok yazısı neşredilen Ali Fuad Başgil, kurmuş olduğu Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti'nin yayın organı olan Hür Fikirler dergisinin yanı sıra uzun yıllar Yeni İstanbul gazetesinde ve birçok dergi ve gazetede günlük makaleler yazmıştır. Gazetelerde yazmış olduğu makaleler, günlük siyaset ve toplum üzerinde derin tesirler uyandıran makaleler olmuştur. Gençlerle Başbaşa, Din ve Laiklik, Türkçe Meselesi, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri (Üç cilt), Türkiye İş Hukuku, Demokrasi ve Hürriyet, Demokrasi Yolunda, 27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri isimli kitaplar, Ali Fuad Başgil'in eserlerinden bazılarıdır.

            Ord. Prof. Dr. Kemalettin Birsen:

            Ord. Prof. Dr. Kemalettin Birsen, Osmanlı'nın son döneminin önemli alimlerinden, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ında Canik mebusu, sarayda Ramazan aylarında yapılan Huzur Dersleri'nin mukarrirlerinden olan Çarşamba ilçesinin Biçme köyünden Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi'nin oğludur. 1900 İstanbul doğumlu olan Kemalettin Birsen, orta ve lise tahsilini Galatasaray Lisesi'nde 1920 yılında tamamlamıştır. Lise tahsili sonrası Fransa'ya giden Kemalettin Birsen, 1922 yılında Paris Ticaret Akademisi'ni, 1926 yılında Paris Hukuk Fakültesi'ni bitirmiştir. Hukuk eğitimi sonrası Türkiye'ye dönen Kemalettin Birsen, kamu kurumlarında göre almıştır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde müderris muavini vekili olan Kemalettin Birsen, 1929 yılında fakülte tarafından doktora yapmak üzere Paris Hukuk Fakültesi'ne gönderilmiştir. Doktora eğitimini 1932 yılında tamamlayan Kemalettin Birsen, yurda dönmüş ve girdiği doçentlik sınavından başarılı olarak doçent unvanını almıştır. 1932 yılında Medenî Hukuk Müderris Muavini, 1933'te Devletler Hususî Hukuku Profesör Muavini olarak atanmıştır. Üniversitede Medenî Hukuk ve Devletler Hususî Hukuku dersleri okutmuştur. 1939 yılında Devletler Hususî Hukuku profesörlüğüne atanan Kemalettin Birsen, vefat ettiği 12 Şubat 1969 tarihine kadar İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İkinci Medenî Hukuk Kürsüsü ordinaryus profesörlüğü vazifesine devam etmiştir.

            Kemalettin Birsen'in adı 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası 28 Ekim 1960 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan ve 147'ler diye bilinen listede üniversitelerden ilişiği kesilmesi düşünülen 147 öğretim üyesi arasında bulunmaktadır. 18 Nisan 1962 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanan 114 sayılı kanunla yeniden göreve dönmelerinin yolu açılan üniversite hocalarından biri olan Kemalettin Birsen, bu haktan yararlanarak üniversitesine geri dönmüştür. Kemalettin Birsen'in Devletler Hususî Tarihi, Borçlar Hukuku Dersleri, Medenî Hukuk Dersleri, Miras Hukuku isimli kitapları ve birçok akademik makalesi bulunmaktadır. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası'nın XXXV cildinin 1-4. Sayısı "Ord. Prof. Dr. Kemalettin Birsen Hatıra Sayısı" olarak çıkarılmıştır. 14 Şubat 1969 Cuma günü düzenlenen cenaze merasimi sonrası Kemalettin Birsen, Zincirlikyu Mezarlığı'na defnedilmiştir.

            Prof. Dr. Naci Şensoy

            Çarşamba'nın eski belediye başkanlarından Cemil Şensoy'un kardeşi ve meşhur tiyatro sanatçısı Ferhan Şensoy'un amcası olan Naci Şensoy, 1917 yılında İstanbul'da doğdu. Aslen şu an Salıpazarı ilçesine bağlı olan Alan köyünden olan ve Çarşamba'da etkin bir ailenin çocuğu olan Naci Şensoy, eğitimini İstanbul'da görmüştür. 1936 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun olan Naci Şensoy, sonrasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuştur. Fakülteden mezun olduktan sonra aynı fakültede akademik kariyerine devam etmiştir. Ceza Hukuku ve Ceza Usul Hukuku alanında yaptığı akademik kariyerinde profesör unvanını almıştır. 1959-1964 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde dekan olarak görev yapmıştır. 1956 yılında profesyonel olan Fatih Karagümrük Futbol Kulübü'nün ilk idarî heyetinin onur kurulunda yer alan Naci Şensoy, 27 Mayıs 1960 sonrası kurulan yeni anayasa hazırlama komisyonunda görev almıştır. 2 Mart 1965 tarihinde vefat etmiş, Fatih Camii'nde kılınan cenaze namazı sonrası naaşı Edirnekapı Mezarlığı'na defnedilmiştir. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası'nın XXX. cildinin 3-4. sayısı "Naci Şensoy Hatıra Sayısı" olarak çıkmıştır. Naci Şensoy'un Cezai Mesuliyeti Tamamen veya Kısmen Kaldıran Aklî Malüliyet, Eski Devirlerde ve İslamda Hırsızlık Suçu, Basit Hırsızlık ve Çeşitli Mevsuf Hırsızlıklar, İstinaf, Siyasî Suçlar, Çocuk Suçluluğu - Küçük - Küçüklük - Çocuk Mahkemeleri ve İnfaz Müesseseleri isimli eserler, eserlerinden bazılarıdır.

            1960 darbesi sonrası darbeciler tarafından oluşturulan Millî Birlik Komitesi yeni bir anayasa hazırlanması çalışmalarına başlamıştır. Yeni anayasa çalışmaları içinde darbecilerin istekleri doğrultusunda zamanın İstanbul Üniversitesi Rektörü ve İdare Hukuku alanında profesör olan Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Öner başkanlığında anayasa hazırlama komisyonu oluşturulmuştur. Naci Şensoy da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak bu komisyonda görev almıştır. Ayrıca bu süreçte Naci Şensoy'u başka bir komisyonda daha görmekteyiz. Darbeciler devirdikleri Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ı idamla yargılamak istemektedirler fakat kanunda 65 yaş sınırı olduğundan Celal Bayar idamla yargılanamamaktadır. Bu problemin halli için de oluşturulan sekiz kişilik komisyonda Naci Şensoy adını görmekteyiz. Bu komisyon 65 yaşını geçmiş olanların da idamla yargılanabileceklerine dair görüş bildirince Celal Bayar'ın idamla yargılanmasının yolu açılmıştır.






25 Mart 2025 Salı

Spritüel İstismar

 

https://www.akasyam.com/files/uploads/user/-92770d6934.png
Servet ZEYREK

Son zamanlarda bazı tuhaf olaylar duyar olduk. Yakın zamanda genç bir kadının İstanbul'da Beldrad Ormanı'nda kaybolduğu ve arandığı haberleri düştü medyaya. Üç dört gün kadar sonra kadının bulunduğu ve halen hayatta olduğu fakat hipotermi geçirdiği haberi geldi sonrasında. Hastanede bir kaç gün içerisinde vefat eden kadının adı vefatından bir iki gün sonra cadılık eğitimi aldığı şeklinde tekrar gündem oldu ve hatta bu eğitimi verdiği iddia edilen bir kişi gözaltına alındı ve sonrasında salıverildi. Hemen bu olayın akabinde yine Belgrad Ormanı'nda "Çığlık Atma Ayini" yaptıkları söylenen kadınlı erkekli tuhaf giyim ve tavırlı bir grubun videoları geldi gündeme.

Geçtiğimiz ekim ayında da İstanbul surlarında on dokuz yaşında bir genç yaşıtı iki genç kızı başını keserek öldürdükten sonra surlara kendini asmıştı. Hatta öldürdüğü kızlardan birinin başını gövdesinden tamamen ayırıp sokağa fırlatmıştı. Katilin bilgisayarında ve evinde yapılan incelemelerde parçalanmış insan vücudu resimlerinin olduğu daha önceden çektiği bir videoda öldürmek isteğinden bahsettiği görülüyordu. Daha sonrasında katilin "Incel" diye kısa şekilde tabir olunan, ingilizcesi "involuntary celibate" olan ve Türkçe'ye "İstemsiz Bekar" olarak çevrilen bir saplantı içerisinde olduğu ve bu kişinin kadın düşmanlığından bahsedildi. İnternet ortamında bu sapkın anlayışta olanların haberleştikleri mecraların olduğu online tarikat gibi bir görünümde oldukları yazıldı. Daha önceki yıllarda yaşanan ve Satanist veya daha farklı inanç veya ideolojilerin ayin veya ritüellerinde kurban edildiği söylenen bazı kişilerin olduğu iddiaları da basında yer almıştı.

Vahşete veya cinayete varan vakaları gerçekleştirecek bireyler üretebilen sapkın yapılar işin bir yönü olduğu gibi aynı zamanda insana mutluluk vaat eden ve bu şekilde insanları sömüren farklı bir istismar yolu da var. "Ruhsal Arınma", "Ruhsal Temizlik", "Ruhsal Terapi" gibi isimlerle kendilerini pazarlayan bu oluşumlar çok yüksek miktarlarda aldıkları seans ücretleriyle insanlara mutluluk vaat ediyorlar. Bazıları tasavvuf ve bazı dinî kavramları, özellikle Mevlana, Yunus Emre, İbn Arabi gibi bazı isimleri de kullanarak dinî hassasiyeti olan kesimi de bir şekliyle istismar etmekte. Bu seanslarda yapılan bazı uygulamaların farklı dinlerin ibadet ve ayinlerine benzediğini veya aynısı olduğunu görmek de mümkün. Hatta bazı uygulamalarda büyü öğretilmesi, astroloji ile gelecekten haber verme, tarot gibi kartlarla falcılık veya kara büyü vb. şeylerin insanlara öğretildiği iddiası da var.

Peki, insanlara mutlu olacaklarını, rahatlayacaklarını veya ruhsal olarak temizleneceklerini vaat eden bu uygulamalar nelerdir? Bunlara astral seyahat eğitimi, yoga, meditasyon, reiki, telepati, arınma ayini, doğayla bağlantı kurma eğitimi, nefes eğitimleri, farklı beslenme usulleri, diyet veya perhizleri, inziva eğitimleri, zihinsel veya duygusal gevşeme terapisi, enerji aktarımı, evrene mesaj gönderme, şifa eğitimi, temizleme kristalleri, spritüel banyolar, nur terapisi, bilinçaltı temizleme, trans terapisi örnek verilebilir. Bu faaliyetlerin bazısı bireysel yapılabildiği gibi bazısı ise gruplar halinde yapılmakta. Ve her biri için de belki onlarca saat süren eğitimler ve harcanan yüksek miktarda ücretler... Peki, bu eğitimleri kimler tarafından verilmekte? Bazen psikolog veya psikiyatrist gibi kişiler tarafından bu seanslar uygulanmakla beraber bazen de kendine koç, yaşam koçu, uzman, terapist, danışman, eğitmen, yogi vb. isimler veren kişiler tarafından bu eğitimler verilmekte. Hatta bazı kuruluşlar bu eğitimler sonunda insanlara sertifika dağıtmakta ve belli sertifika programlarını tamamladıklarında artık onların da bu eğitimleri başkalarına yaparak sertifika düzenleyebileceklerini söylemektedirler. Bu kişi veya müesseselerin çalışma izinleri resmî kurumlarca nasıl verilmektedir, resmiyette ne işle iştigal ettiklerini beyan ediyorlar bilemiyorum ama bu sahada sanki denetimsizlik hakim gibi bir hava sezilmekte.

Peki, neden insanlar  bu tarz işlere meylediyor? İnsan hem maddî yönü hem de manevî yönü olan bir varlık. İnsanın nasıl ki karnı acıkıyor, su ihtiyacı, tuvalet ihtiyacı geliyor ve maddî yönünü tatmin veya gereksinimlerini karşılaması gerekiyorsa, manevi yönünü de beslemek ve tatmin etmek durumunda. Peygamber Efendimiz'in “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.” (Buhâri, Cenâiz, 92) hadis-i şerifi insanın doğuştan gelen inanma ihtiyacından ve manevî yönünden bahsetmektedir. Eğer insan içerisindeki bu manevî boşluğu doğru yoldan dolduramıyor veya doldurmuyorsa o boşluk bir şekilde dolmaktadır. Bu manevî boşluk bazen sapkın bir ideolojiye adanma bazen saplantılı bir aşk bazen ise sapkın bir inanç olarak kendini gösterebiliyor. İşte bu spritüel akımlar da esasında insanın içerisindeki bu manevî boşluğu doldurmayı vaat ediyor. Veya insanlar spritüel ayin veya ritüellerle ibadet neşvesi içerisinde manen tatmin olacaklarını zannetmekte veya kendilerini tatmin etmekteler. Bu yönüyle spritüel bu akımlar 1980'lerde Amerika'da çıkan ve "New Age" diye tanımlanan tarikat veya akımlar gibi değerlendirilebilir. Bu türden spritüel uygulamaların daha çok metropol denebilecek büyük şehirlerde özellikle de İstanbul, İzmir, Ankara vb. şehirlerde fazlaca olması da dikkat çekicidir. Nüfus yoğunluğu az olan herkesin birbirini öyle veya böyle tanıdığı küçük ölçekli şehirlerde neredeyse bu tür eğitim veren yerlerin hiç olmaması da dikkat çekicidir. Tabi ki internet üzerinden her yerdeki insanların bu tür işlerden haberdar olmaması mümkün değildir. Lakin kitlesel anlamda grupların oluşumu için büyük şehirler bu türden faaliyetler için daha uygun görünmektedir. Tabi ki, büyük şehirlerin keşmekeşi, karmaşası, insanların ağır çalışma şartları, trafik, kalabalık gibi stres unsurları metropollerde insanları bunaltmaktadır. Ve belki de insanlar bu yöntemlerle kendileri rahatlatabileceğini düşünmekteler. Ve birileri de insanların bu hallerini istismar ederek onları mutluluk vaadiyle bir manada kandırmaktadır.

Peki, insan gerçek mutluluğa nasıl ulaşabilir? İslam, insanlara her iki alemde de mutlu olacaklarını vaat eden bir dindir. Ahiret hayatındaki mutluluk bellidir, cennet... Peki, ya dünyada nasıl mutluluk vaat eder İslam insanlara? İnsanı yaratan Allah insanın nasıl mutlu olabileceğini de muhakkak en iyi bilendir. Fıtrat dediğimiz kavram, esasında insanın bir manada yaratılış kodlarıdır. İnsanı yaratan Allah, insanı iyiye, güzele meyyal ve kendine inanmaya meyilli olarak yaratmıştır. Ve Allah, iyinin, güzelin ve doğrunun neler olduğunu yanlışın, kötünün, çirkinin neler olduğunu da vahiy yoluyla peygamberleri vasıtasıyla insanlara ulaştırmıştır. Son ve ekmel din olan İslam, hakikî manada insanlara mutluluk reçetesi sunabilecek yegane yapıdır. O nedenle modernitenin dişlileri arasında sıkışan, çırpınan, ruhu can çekişen insanın mutluluğu ne farklı spritüel yaklaşımlarda, ne de beşeri bazı ideoloji veya felsefî akımlardadır. İnsanı mutlu edebilecek yegane reçete insanı var eden, Var Edici'nin insanlara gösterdiği yoldadır. O nedenle Allah'ın ipine sımsıkı sarılan insan (Âl-i İmran, 103), gerçek mutluluğu ve huzuru da sadece Allah'a kul olmakta bulabilecektir.


Akasyam haber