Kayıkçı Yolu
‘Kapıları
kapat artık' dedi babası, ‘Artık yola çıkmamız gerek.’ ‘Köylüler gelmiş bizi
bekliyorlardır şimdi' diye de ekledi. Mehmet babasının uyarılarına rağmen çok
da hızlı hareket etmiyordu. Babası bu sefer kızgın bir sesle tekrar uyarınca, Mehmet'in
de hareketleri hızlandı. Zira yaptıkları iş zamanla yarışmak gibiydi. Havanın
durumu, rüzgarın yönü, doğru zaman ayarlanıp yola çıkabilmek çoğu zaman işleri
için hayatî önem taşıyordu. Memleketin en büyük ırmaklarından birinin
içerisinde kayıktan büyük, gemiden küçük limbo denilen taşıtlarla yolcu ve yük
taşıyorlardı. Bulundukları mevki yüksek olduğu için çoğu zaman ırmağın denize
döküldüğü ovada bulunan ilçe merkezine gidecek yolcuları taşımak kolay oluyordu.
Ama yine de ‘Irmak yatağının neresinde yükselti var, ırmak nerelerde bükülüyor,
nereden hangi hızla geçmek gerekli?’ Bu bilgiler yolculuğun hayatî bilgileriydi.
Mehmet'in
babası Muhsin Kaptan, bölgenin en mahir kaptanlarından biri olarak bilinirdi. Çocukluğundan
beri günleri bu yolculuklarda geçmiş, ırmağın her karışını avucunun içi gibi ezberlemişti.
Ama yine de ırmak yatağında bazen bazı değişiklikler olur, tabandaki
yükseltiler yer değiştirirdi. Özellikle sel ve su taşkınlarının olduğu veya
ırmak suyunun çok hızlı yükseldiği dönemlerde yolculuklar yapılamadığı gibi bu
dönemlerde, ırmağın yatağında da ciddi değişiklikler olabilirdi.
Irmak
içerisinde daha rahat hareket edebilsin diye tabanı düz yapılan bir çeşit küçük
yelkenli olan limbolarla ırmak içerisinde seyahat eden yolcular ilçe merkezine
genelde ya bir resmî işlerini görmek ya da tarlalarında yetiştirdikleri mahsulü
satıp kazandıkları parayla satın alacakları un, şeker, çay, yağ vb. ihtiyaçları
temin için giderlerdi. Genelde ırmak boyundaki köylerden köylüler belirli
noktalarda limbolara biner ve ilçe merkezine gelirlerdi. Genelde işlerini de
hemen bitiremez ve ertesi güne kalırlardı. İlçe merkezinde tanıdığı olanlar
onlara misafir olur tanıdığı olmayanlar ise hanlarda kalırlardı. Şimdinin oteli
denilebilecek bu hanlarda insanlar çok ilkel şartlarda kalırlardı. Hanın
genişçe bir odasına insanlar, ahıra çevrilmiş yan odasına da bu insanların
hayvanları alınırdı. İnsanlar yere serilmiş şiltelerin üzerinde yan yana
sıralanarak yatar ve bu şekilde sabahı ederlerdi. Mehmet'in de bu hanlarda
kalmışlığı vardı. Ne zaman bu hanlarda kalacak olsa aklına Hancı Yılmaz'ın
yaptıkları ve onun acı akıbeti gelirdi.
Havanın
soğuk olduğu zamanlarda yakılsın diye hanın odasının ortasında kocaman bir soba
bulunurdu. Hanın sahibi Hancı Yılmaz, yolcuların çok da hoşlanmadığı bir
insandı. Her ne kadar hancıyı sevmeseler de ona mecbur olduklarından da onun
davranışlarına pek ses edemezlerdi. İnsanlara üstten bakan, karşısındakini hakir
gören bir kişiydi Hancı Yılmaz. Handan evine gitmeden önce soğuk havalarda sobayı
yakar, sobanın yanına odunları yığar ve handa kalanlara tembih ederdi. ‘Ben
gittikten sonra üşümeyin ha! Bakın buraya odun koyuyorum, sabaha kadar bu sizi idare
eder.’ der ve evine giderdi. Hancı Yılmaz evine gidince sobaya atılan odunlar
yanmazdı, odunlar gayet kuru olduğu halde soba tüter, tüter ve içeriyi duman
basardı. Dumanın etkisiyle soba söner ve insanlar da sabaha kadar üşüye üşüye
uyurlardı. Hancı Yılmaz, sabah gelir akşamki bıraktığı odunları sobanın yanında
görünce belli belirsiz memnuniyetle gülümser ve ‘Bu odunları neden yakmadınız, sabaha
kadar neden üşüttünüz kendinizi?’ şeklinde handa kalanları güya azarlardı. Hancı
Yılmaz'ın oyunu yıllar sonra anlaşılacaktı. Hancı Yılmaz'ın foyasını yıllar
sonra Sobacı Nazmi çıkaracaktı ortaya. Hancı Yılmaz, Sobacı Nazmi'ye sobasına
özel bir düzenek hazırlatmıştı. Hancı Yılmaz eve giderken handa kalanlar
odunları yakamasınlar, odunlar bitmesin diye bu düzeneği kurar ve böylece
sobadan çıkan duman bacadan çıkamaz, sobayı söndürür ve odayı basardı. Handa
kalanlar titreyerek sabahlar, Hancı Yılmaz da odundan kar ettiğini düşünürdü.
Hancı Yılmaz, yıllar sonra anlayacaktı haramla kazandığı o paraların kendi
sonunu da hazırladığını. Hancı Yılmaz haksızlıkla kazandığı haram paralarla
ilçede sadece birkaç kişide var olan lüks arabasıyla caka satarken bir gün
şehrin ortasından geçen ırmağın üzerindeki köprüden ırmağa uçacak, arabası
günler sonra çıkarılabilecek, onun cesedineyse üç gün sonra ulaşılacaktı. Sobacı
Nazmi düzeneği anlatınca orada bulunanlardan Pala Dayı’nın ağzından şu cümle
işitilecekti belli belirsiz. ‘Zulm ile abad olanın, ahiri berbat olur.’ Mehmet
bu hadiseyi ne zaman hatırlasa yaptığı iş ne olursa olsun o işi en güzel
şekilde yapmak gerektiğini, helalinden kazanılan az paranın haramdan kazanılan
çok paradan daha hayırlı olduğunu düşünürdü.
Mehmet
küçüklüğünden beri babasının limbo ile yaptığı taşımacılıkta hep onun yanında
ve yardımındaydı. Babasından sonra dümene o geçecekti. Babası Muhsin Kaptan da
bunu sık sık dile getirirdi. Tek oğlu olan Mehmet'in hem işini devam
ettirmesini istiyor hem de yaptıkları için zorluğu ve tehlikelerinden dolayı
biricik oğlu adına da kaygılanıyordu. Mehmet de zaman zaman dümeni almak ister,
fakat babası buna pek yanaşmaz, sadece tehlikesiz gördüğü düzlük alanlarda, ırmağın
kıvrımlarının olmadığı, tabanın düzgün olduğu yerlerde dümeni ona teslim ederdi.
Bir taraftan da 'Alışmalı bu işe' diye de düşünürdü.
Limbolar
yokuş aşağı inerken kolay giderlerdi fakat geri dönüşleri ise epey
meşakkatliydi. Eğer çok yağışın olduğu ve suyun aniden yükseldiği zamana denk
geldilerse ilçe merkezinde bazen günlerce kalmak zorunda olurlardı. Irmak
içerisinde yukarıya doğru bir çıkış demekti geri dönüş yolu, ovadan dağlara doğru.
Eğer rüzgar yakalanabilirse yelkenler şişirilir ve dönüş nispeten kolaylaşırdı.
Fakat rüzgarın yakalanamadığı zamanlarda limbolar kürek çekerek de götürülemez
ve bu durumda çok daha meşakkatli bir yola başvulurdu. Limbodan ırmağa atlanır, limbodan ırmağa
atlayan kişi yanına aldığı urganla ırmak kenarına kadar yüzerdi. Daha
sonrasında ırmak kenarında yürüyen kişi urganla limboyu çekmeye çalışırdı. Irmağın
yatağının durumuna göre bazen ırmağın karşı tarafına geçmek gerekir ve yine
oradan ıslak üst başla ve özellikle de suyun soğuk olduğu zamanlarda titreye
titreye halatlarla limbo çekilmeye çalışılırdı. Bazen bu yolculuk günler alırdı.
Karayoluyla ulaşımın neredeyse imkansız olduğu bölgede bu meşakkatli yolculuk
tek çareydi. Irmağın iki kenarında da özellikle bazı mahallerde toprak çiğnene
çiğnene patika yol haline gelmişti. Bu yola kendi aralarında ‘Kayıkçı Yolu’ derlerdi.
Muhsin
Kaptan'ın limbosunda çoğu zaman ırmak kenarından limboyu urganla çekme işi Mehmet’e
düşerdi. Mehmet güçlü kuvvetli bir gençti. Irmak içerisinde taşımacılık yapan limboları
ikişer üçer kişi çekerken bazen Mehmet’in bu işi tek başına bile yaptığı olurdu.
Rüzgarın olmadığı yelkenlerin şişirilemediği bir günde yine iş Mehmet’e
düşmüştü. Mehmet hazırlanmış ve kıyıya çıkmak için suya atlamıştı. Çok da iyi
bir yüzücü olan Mehmet yüzerek hızlıca kıyıya ulaştı. Epey bir süre limboyu tek
başına yokuş yukarı çekti. Yoruldu, limbodan kıyıya gelen arkadaşıyla değişip
yeniden limboya gitmek için suya atladı. Çok yorgundu. Kulaçları atarken
zorlanmaya başladı. Aslında gideceği mesafe çok kısaydı. Darboğaz denilen ve
suyun biraz daha hızlı aktığı bir mevkide kulaçlarını atarken iyice zorlanmaya
başladı. Çok yorulmuştu. Yorgunluğu onu ebedi istirahate doğru götürüyordu. Muhsin
Kaptan limboda feryat figan...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder