11 Ağustos 2026 Salı

Kayıkçı Yolu

 


Kayıkçı Yolu

            ‘Kapıları kapat artık' dedi babası, ‘Artık yola çıkmamız gerek.’ ‘Köylüler gelmiş bizi bekliyorlardır şimdi' diye de ekledi. Mehmet babasının uyarılarına rağmen çok da hızlı hareket etmiyordu. Babası bu sefer kızgın bir sesle tekrar uyarınca, Mehmet'in de hareketleri hızlandı. Zira yaptıkları iş zamanla yarışmak gibiydi. Havanın durumu, rüzgarın yönü, doğru zaman ayarlanıp yola çıkabilmek çoğu zaman işleri için hayatî önem taşıyordu. Memleketin en büyük ırmaklarından birinin içerisinde kayıktan büyük, gemiden küçük limbo denilen taşıtlarla yolcu ve yük taşıyorlardı. Bulundukları mevki yüksek olduğu için çoğu zaman ırmağın denize döküldüğü ovada bulunan ilçe merkezine gidecek yolcuları taşımak kolay oluyordu. Ama yine de ‘Irmak yatağının neresinde yükselti var, ırmak nerelerde bükülüyor, nereden hangi hızla geçmek gerekli?’ Bu bilgiler yolculuğun hayatî bilgileriydi.

            Mehmet'in babası Muhsin Kaptan, bölgenin en mahir kaptanlarından biri olarak bilinirdi. Çocukluğundan beri günleri bu yolculuklarda geçmiş, ırmağın her karışını avucunun içi gibi ezberlemişti. Ama yine de ırmak yatağında bazen bazı değişiklikler olur, tabandaki yükseltiler yer değiştirirdi. Özellikle sel ve su taşkınlarının olduğu veya ırmak suyunun çok hızlı yükseldiği dönemlerde yolculuklar yapılamadığı gibi bu dönemlerde, ırmağın yatağında da ciddi değişiklikler olabilirdi.

            Irmak içerisinde daha rahat hareket edebilsin diye tabanı düz yapılan bir çeşit küçük yelkenli olan limbolarla ırmak içerisinde seyahat eden yolcular ilçe merkezine genelde ya bir resmî işlerini görmek ya da tarlalarında yetiştirdikleri mahsulü satıp kazandıkları parayla satın alacakları un, şeker, çay, yağ vb. ihtiyaçları temin için giderlerdi. Genelde ırmak boyundaki köylerden köylüler belirli noktalarda limbolara biner ve ilçe merkezine gelirlerdi. Genelde işlerini de hemen bitiremez ve ertesi güne kalırlardı. İlçe merkezinde tanıdığı olanlar onlara misafir olur tanıdığı olmayanlar ise hanlarda kalırlardı. Şimdinin oteli denilebilecek bu hanlarda insanlar çok ilkel şartlarda kalırlardı. Hanın genişçe bir odasına insanlar, ahıra çevrilmiş yan odasına da bu insanların hayvanları alınırdı. İnsanlar yere serilmiş şiltelerin üzerinde yan yana sıralanarak yatar ve bu şekilde sabahı ederlerdi. Mehmet'in de bu hanlarda kalmışlığı vardı. Ne zaman bu hanlarda kalacak olsa aklına Hancı Yılmaz'ın yaptıkları ve onun acı akıbeti gelirdi.

            Havanın soğuk olduğu zamanlarda yakılsın diye hanın odasının ortasında kocaman bir soba bulunurdu. Hanın sahibi Hancı Yılmaz, yolcuların çok da hoşlanmadığı bir insandı. Her ne kadar hancıyı sevmeseler de ona mecbur olduklarından da onun davranışlarına pek ses edemezlerdi. İnsanlara üstten bakan, karşısındakini hakir gören bir kişiydi Hancı Yılmaz. Handan evine gitmeden önce soğuk havalarda sobayı yakar, sobanın yanına odunları yığar ve handa kalanlara tembih ederdi. ‘Ben gittikten sonra üşümeyin ha! Bakın buraya odun koyuyorum, sabaha kadar bu sizi idare eder.’ der ve evine giderdi. Hancı Yılmaz evine gidince sobaya atılan odunlar yanmazdı, odunlar gayet kuru olduğu halde soba tüter, tüter ve içeriyi duman basardı. Dumanın etkisiyle soba söner ve insanlar da sabaha kadar üşüye üşüye uyurlardı. Hancı Yılmaz, sabah gelir akşamki bıraktığı odunları sobanın yanında görünce belli belirsiz memnuniyetle gülümser ve ‘Bu odunları neden yakmadınız, sabaha kadar neden üşüttünüz kendinizi?’ şeklinde handa kalanları güya azarlardı. Hancı Yılmaz'ın oyunu yıllar sonra anlaşılacaktı. Hancı Yılmaz'ın foyasını yıllar sonra Sobacı Nazmi çıkaracaktı ortaya. Hancı Yılmaz, Sobacı Nazmi'ye sobasına özel bir düzenek hazırlatmıştı. Hancı Yılmaz eve giderken handa kalanlar odunları yakamasınlar, odunlar bitmesin diye bu düzeneği kurar ve böylece sobadan çıkan duman bacadan çıkamaz, sobayı söndürür ve odayı basardı. Handa kalanlar titreyerek sabahlar, Hancı Yılmaz da odundan kar ettiğini düşünürdü. Hancı Yılmaz, yıllar sonra anlayacaktı haramla kazandığı o paraların kendi sonunu da hazırladığını. Hancı Yılmaz haksızlıkla kazandığı haram paralarla ilçede sadece birkaç kişide var olan lüks arabasıyla caka satarken bir gün şehrin ortasından geçen ırmağın üzerindeki köprüden ırmağa uçacak, arabası günler sonra çıkarılabilecek, onun cesedineyse üç gün sonra ulaşılacaktı. Sobacı Nazmi düzeneği anlatınca orada bulunanlardan Pala Dayı’nın ağzından şu cümle işitilecekti belli belirsiz. ‘Zulm ile abad olanın, ahiri berbat olur.’ Mehmet bu hadiseyi ne zaman hatırlasa yaptığı iş ne olursa olsun o işi en güzel şekilde yapmak gerektiğini, helalinden kazanılan az paranın haramdan kazanılan çok paradan daha hayırlı olduğunu düşünürdü.

            Mehmet küçüklüğünden beri babasının limbo ile yaptığı taşımacılıkta hep onun yanında ve yardımındaydı. Babasından sonra dümene o geçecekti. Babası Muhsin Kaptan da bunu sık sık dile getirirdi. Tek oğlu olan Mehmet'in hem işini devam ettirmesini istiyor hem de yaptıkları için zorluğu ve tehlikelerinden dolayı biricik oğlu adına da kaygılanıyordu. Mehmet de zaman zaman dümeni almak ister, fakat babası buna pek yanaşmaz, sadece tehlikesiz gördüğü düzlük alanlarda, ırmağın kıvrımlarının olmadığı, tabanın düzgün olduğu yerlerde dümeni ona teslim ederdi. Bir taraftan da 'Alışmalı bu işe' diye de düşünürdü.

            Limbolar yokuş aşağı inerken kolay giderlerdi fakat geri dönüşleri ise epey meşakkatliydi. Eğer çok yağışın olduğu ve suyun aniden yükseldiği zamana denk geldilerse ilçe merkezinde bazen günlerce kalmak zorunda olurlardı. Irmak içerisinde yukarıya doğru bir çıkış demekti geri dönüş yolu, ovadan dağlara doğru. Eğer rüzgar yakalanabilirse yelkenler şişirilir ve dönüş nispeten kolaylaşırdı. Fakat rüzgarın yakalanamadığı zamanlarda limbolar kürek çekerek de götürülemez ve bu durumda çok daha meşakkatli bir yola başvulurdu.  Limbodan ırmağa atlanır, limbodan ırmağa atlayan kişi yanına aldığı urganla ırmak kenarına kadar yüzerdi. Daha sonrasında ırmak kenarında yürüyen kişi urganla limboyu çekmeye çalışırdı. Irmağın yatağının durumuna göre bazen ırmağın karşı tarafına geçmek gerekir ve yine oradan ıslak üst başla ve özellikle de suyun soğuk olduğu zamanlarda titreye titreye halatlarla limbo çekilmeye çalışılırdı. Bazen bu yolculuk günler alırdı. Karayoluyla ulaşımın neredeyse imkansız olduğu bölgede bu meşakkatli yolculuk tek çareydi. Irmağın iki kenarında da özellikle bazı mahallerde toprak çiğnene çiğnene patika yol haline gelmişti. Bu yola kendi aralarında ‘Kayıkçı Yolu’ derlerdi.

            Muhsin Kaptan'ın limbosunda çoğu zaman ırmak kenarından limboyu urganla çekme işi Mehmet’e düşerdi. Mehmet güçlü kuvvetli bir gençti. Irmak içerisinde taşımacılık yapan limboları ikişer üçer kişi çekerken bazen Mehmet’in bu işi tek başına bile yaptığı olurdu. Rüzgarın olmadığı yelkenlerin şişirilemediği bir günde yine iş Mehmet’e düşmüştü. Mehmet hazırlanmış ve kıyıya çıkmak için suya atlamıştı. Çok da iyi bir yüzücü olan Mehmet yüzerek hızlıca kıyıya ulaştı. Epey bir süre limboyu tek başına yokuş yukarı çekti. Yoruldu, limbodan kıyıya gelen arkadaşıyla değişip yeniden limboya gitmek için suya atladı. Çok yorgundu. Kulaçları atarken zorlanmaya başladı. Aslında gideceği mesafe çok kısaydı. Darboğaz denilen ve suyun biraz daha hızlı aktığı bir mevkide kulaçlarını atarken iyice zorlanmaya başladı. Çok yorulmuştu. Yorgunluğu onu ebedi istirahate doğru götürüyordu. Muhsin Kaptan limboda feryat figan...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder