Servet Zeyrek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Servet Zeyrek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Osmanlı'nın Son Döneminde Çarşamba'da Eğitim


            Osmanlı'nın son döneminde devlet görevlileri tarafından kaleme alınan salnameler, anlattıkları bölge ve dönemle ilgili çok önemli bilgiler vermektedir. Salnamelerde, devlet kurumlarından, yöneticilerden vb. konulardan bahsedilmekte hatta bazı istatistikî bilgiler de verilmektedir. O dönemde Orta ve Doğu Karadeniz’in neredeyse tamamını içine alan Trabzon vilayeti için de H. 1286 - 1322 (M. 1869 - 1905) arasında 22 adet salname yazılmıştır. 1869 yılında yazılan Trabzon Vilayet Salnamesinde, vilayetteki halkın nüfusu, dini yapısı, hane sayısı, cami, kilise vb. dini kurumların ve din görevlilerinin sayısı, bulunan eğitim kurumları ve kütüphaneler gibi pek çok bilgiye yer verilmektedir.
            Bilindiği üzere Osmanlı'nın son dönemlerinde iki çeşit eğitim kurumu vardır. İlki geleneksel usulde eğitimlerine devam eden mahalle mektebi (sıbyan mektebi) ve medreselerle, Osmanlı'nın son dönemlerinde özellikle de Sultan II. Abdülhamid Han zamanında sayıları hızla artan Avrupa'daki okullar örnek alınarak kurulmuş olan iptida (ilkokul), rüştiye (ortaokul) ve idadi (lise) adı verilen okullardır. Geleneksel tarzda eğitim veren kurumlardaki eğitim, devlet tarafından tam olarak planlanmış ve denetlenebilen bir eğitim değilken, yeni açılan okullardaki eğitimin daha planlı ve denetimi daha da kolay olmuştur.
            Çarşamba (Arım) kazası idari yönden, Trabzon vilayetinin Canik sancağına (liva) bağlıydı. Osmanlı'nın son dönemindeki Çarşamba, şu anki Çarşamba ilçesinin tamamını, Ayvacık ilçesinin büyük bölümünü, Salıpazarı, Asarcık ve Tekkeköy ilçelerinin bazı köylerini de içine alan Canik sancak merkezinden sonra (şu anki İlkadım, Canik ve Atakum ilçeleri) en büyük kaza idi. Aynı zamanda Çarşamba'nın barındırdığı eğitim kurumları ve kütüphanelerle komşu kazalardan çok daha zengin olduğu görülmektedir.
            Tutulan kayıtlara göre Çarşamba'da 1869 yılında 8 ilmiye medresesinde 11 müderrisin 205 öğrenciye eğitim verdiği belirtilmekte olup, 1872 yılında 4 medrese, 1880 yılında 12 medrese, 1888 yılında 7 medrese, 1895 yılında 5 medrese, 1901 yılında 6 medresede 6 müderris ve 717 öğrencinin olduğu, 1902 yılında 13 medresede 13 müderris ve 558 öğrencinin var olduğu, 1904 yılında ise 13 medresede 13 müderrisin 585 öğrenciye eğitim verildiği belirtilmektedir. 1904 tarihinde Çarşamba'da bulunan medreselerin durumu şöyleydi.
Medresenin Adı
Medresenin Yeri
Müderrisi
Öğrenci Sayısı
Banisi (Kuranı, Yaptıranı)
Hazinedarzade Süleyman Paşa Medresesi
Çay Mah.
Ahmet Efendi
85
Hazinedarzade Süleyman Paşa
Naimiye Medresesi
Çay Mah.
Hacı İsmail Efendi
107
Hacı Mehmet Naim Efendi
Arnabud Ali Bey Medresesi
Orta Mah.
Ahmet Efendi
58
Sofuzade Hacı Hasan Efendi
Mahmut Tayyar Paşa Medresesi
Orta Mah.
Durmuş Efendi
46
Mahmut Tayyar Paşa
Hamidiye Medresesi
Orta Mah.
Derviş Efendi
55
Hasan Kadıoğlu Hacı Abdullah Efendi
Akpınar Medresesi
Sarıcalı Mah.
Mehmet Efendi
15
Muhiddin Efendi
Yusuf Zeyneddin Medresesi
Pembe Mah.
Mahmut Efendi
66
İaneten
Tatarlı Medresesi
Tatarlı Köyü
Bekir Efendi
17
İaneten
Sarıyurd Medresesi
Sarıyurd Köyü
Halil Efendi
32
-------
Hisarcık Medresesi
Hisarcık Köyü
Fehmi Efendi
52
İaneten
Eğri Kiraz Medresesi
Karakaya Köyü
İbrahim Efendi
17
İaneten
Şeyh Habil Medresesi
Şey Habil Köyü
Musa Efendi
16
İaneten
Abacalu (İpçili) Medresesi
Abacalu (İpçili) Köyü
Zihni Efendi
19
İaneten
Tablo 1: 1904 tarihinde Çarşamba'da bulunan medreselerin durumu
            Yukarıda vermiş olduğumuz tablodan da anlaşılmaktadır ki Çarşamba'da 1904 tarihinde 13 tane medrese bulunmakta ve bu medreselerde toplam 585 öğrenci eğitim görmektedir. Aynı yıl Trabzon vilayetinin tamamında 60, Canik sancağında ise toplamda 23 medrese varken bunlardan 13 tanesinin Çarşamba'da bulunuyor oluşu dikkate şayandır. Medreselerden 6 tanesinin kaza merkezinde diğerlerinin ise değişik köylerde kurulu olması da yine dikkat çekicidir. Özellikle köylerde kurulu olanların banisinin de köylüler olduğu anlaşılmaktadır. Bu medreselerin yanında Hazinedarzade Süleyman Paşa'nın Hassabahçe Mahallesinde 45 hücreli bir yapıyı medrese olarak vakfettiği anlaşılmaktadır. Fakat bu medresenin kurulup kurulmadığı ile ilgili malumatımız yoktur. Bir de Çarşamba kazasında bulunan kütüphanelere göz atalım.
Kütüphanenin Adı
Bulunduğu Mahalle
Banisi (Kuranı, Yaptıranı)
Kitap Sayısı
Kuruluş Tarihi
Hazinedarzade Süleyman Paşa Kütüphanesi
Çay Mah.
Hazinedarzade Süleyman Paşa
150
1227 (1812)
Naimiye Kütüphanesi
Çay Mah.
Hacı Mehmet Naim Efendi
130
1303 (1885)
Arnabud Ali Bey Kütüphanesi
Orta Mah.
Sofuzade Hacı Hasan Efendi
335
1275 (1858)
Mahmut Tayyar Paşa Kütüphanesi
Orta Mah.
Mahmut Tayyar Paşa
720
1227 (1812)
Tablo 2: 1904 tarihinde Çarşamba'da bulunan kütüphanelerin durumu
            Yine 1904 yılında tutulan istatistiklerden Çarşamba'da bulunan kütüphane ve kütüphanelerdeki kitap adedinin de fazla oluşu dikkat çekmektedir. Trabzon vilayeti genelinde bulunan 12 kütüphane bulunmakta ve bu kütüphanelerden de 6 tanesi Canik sancağında bulunurken Çarşamba kazasında 4 tane kütüphane bulunuyor oluşu da dikkate şayandır. Bir diğer ilgi çeken konu da kütüphanelerin ve medreselerin tamamının devlet eliyle değil de şahıslar eliyle kurulu oluşudur. Bunun yanında dikkat çeken bir diğer konu da medreselerin büyük bir bölümünün, kütüphanelerin ise tamamının Çarşamba'nın doğu yakasında olduğudur. Kütüphanelerin ve medreselerin aynı adı taşıması ve banilerinin aynı oluşu bu kütüphanelerin medreselere ait kütüphaneler olduğunu göstermektedir. Hazinedarzade Süleyman Paşa Medresesi ve Kütüphanesi günümüzde halen Süleyman Paşa Camii olarak bilinen caminin bünyesinde veya civarında, Naimiye Medresesi ve Kütüphanesinin de halen günümüzde Naimiye Camii olarak bilinen caminin bünyesinde veya civarında olmalıdır. Arnabud Ali Bey Medresesi ve Kütüphanesinin banisinin Sofuzade Hacı Hasan Efendi olarak belirtilmesi aklımıza Çarşamba'da müftülük de yapmış olan ve "Mecmâ'ûl Âdâb" adlı bir esere de imza atmış olan Sofuzade Seyyid Hasan Hulusi Efendi'yi getirmektedir. Bu medrese ve kütüphanenin yeri de yakın zamana kadar ayakta olan Soğuoğlu Caddesindeki Sofuoğlu Camii olabilir. (İki yıl evvel camii yıkılmış yerine Abdullah Tanrıverdi Camii inşa edilmiştir.) Camii yıkılmadan önce caminin kuzey duvarında bulunan küçük odacıklar, bu odacıklarda daha önceden eğitim verildiği izlenimini vermektedir. Aynı odacıkları yakın zamana kadar Çarşamba'daki Akpınar Camii'nde de görmek mümkündü. Bu odacıklarda yirmi sene öncesine kadar hafızlık yapan öğrenciler veya İmam - Hatip Lisesi'nde okuyan öğrenciler yatılı olarak kalıyor, iaşeleri de halk tarafından karşılanıyordu. 
            Çarşamba'da yine klasik usulle eğitim veren mahalle mektebi veya sıbyan mektebi diye anılan ilk derece mektebi diyebileceğimiz mektepler de vardı. Çarşamba'da 1869 yılında 169 sıbyan mektebinde 2607 öğrencenin var olduğu, 1800 yılında 147, 1888 yılında 280, 1902 yılında 198 adet sıbyan mektebi bulunduğu belirtilmektedir.
            Çarşamba'da geleneksel metotlarla eğitim veren medrese ve sıbyan mekteplerinin yanı sıra, 1850'lerden itibaren tüm Osmanlı coğrafyasına yayılmış özellikle de Sultan II. Abdülhamit Han zamanında geniş yayılım imkanı bulmuş Avrupa modeli iptida (ilkokul) ve rüştiyelerin (ortaokul) de açıldığını görmekteyiz. Çarşamba'da ilk iptidanın ne zaman açıldığı bilinmemekle beraber 1888 yılında 4 iptida, 1895 yılında 4 iptida, 1898 yılında 1 iptidada iki muallimin olduğu bilinmekte fakat öğrenci sayıları bilinmemektedir. Ortaokul derecesinde eğitim veren ilk rüştiye Çarşamba'da 1871 yılında açılmıştır. Kayıtlardan bu rüştiyede 1872 yılında 45 öğrencinin olduğu anlaşılmaktadır. 1873'de 3 muallim ve 45 öğrenci bulunan rüştiyede, 1880 ve 1895'deki kayıtlarda da 3 muallim bulunmakta, 1898'de 4 muallim 60 öğrenci, 1899'da 3 muallim 68 öğrenci, 1900'de 4 muallim 95 öğrenci, 1903 yılında ise 3 muallim 91 öğrenci bulunmaktadır. Sonraki yıllarda Çarşamba'da İnas Rüştiyesi (Kız Rüştiyesi) de kurulmuştur. İnas Rüştiyesinde 1912 yılında 2 muallime ve 48 öğrenci bulunuyordu. Bu okulun 1913 yılında kız iptidasına dönüştürüldüğü düşünülmektedir. Osmanlı döneminde Çarşamba'da lise düzeyinde eğitim veren idadi açılmadığı anlaşılmaktadır.
            Bu kurumların yanında Çarşamba'da gayr-ı müslim tebaaya hizmet veren eğitim kurumları da vardı. 1893 tarihli bir nüfus sayımına göre Çarşamba'da 47597 Müslüman, 3114 Rum ve 9775 Ermeni yaşamaktaydı. Bu gayr-ı müslim nüfusa yönelik olarak Çarşamba'da 33 kilisede 36 din görevlisi hizmet vermekteydi. 1869 yılında 7 Rum sıbyan mektebinde 245 öğrenci, 18 Ermeni sıbyan mektebinde de 404 öğrenci olmak üzere toplamda 25 sıbyan mektebinde 649 öğrenciye eğitim verilmekteydi. 1872 yılında 3 Rum mektebinin olduğu, yine 1880 yılında da 3 sıbyan mektebinin olduğu belirtilmektedir. 
Yararlanılan Kaynaklar:
-          Abdullah Bay – Hazinedarzadelerin Vakıf Faaliyetleri, Uluslararası Karadeniz İncelemeleri Dergisi, 2008, Sayı:5 Sayfa: 113.
-          Ünal Taşkın – 1317 Maarif Salnamesine Göre Trabzon Vilayetinde Eğitim Kurumları, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2009, Sayı:7, Sayfa: 244.
-          İbrahim Topal – Salnamelere Göre Trabzon Vilayetinde Dini ve Sosyal Yapı, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), 2012.
-          Hayrettin Arıcı – XIX. Yüzyılda Trabzon Vilayetinde Eğitim (Vilayet Salnamelerine Göre)(Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), 2006.

Kendini Gerçekleştiren Kehanet ve Bir Komplo Teorisi Denemesi


Farkında değiliz belki ama tarih boyunca hiç olmadığı kadar hızlı bir sosyal dönüşüm yaşıyoruz aslında. Ortadoğu ve Müslüman coğrafyalarda kısa sürede olup bitenler esasında takip edenler için bile baş döndürücü bir hızla değişiyor, farklılaşıyor. Arap dünyasında estirilen sahte bahar rüzgarı, Ortadoğu’yu bataklığa çevirmiş durumda. Irak’ta on yıldan fazla zamandır süren işgal ve belirsizlikler ortamı ve Suriye‘de iç içe geçmiş kimin kime hizmet ettiğinin belirsiz olduğu silahlı güçler ve büyük abi devletlerin gövde gösterisi alanına dönen Suriye toprakları ve milyonlarca mülteci, evsiz, yaralı, şehit…
Tam da böyle bir ortamda ortaya bir örgüt çıktı. İlk ortaya çıktığında IŞİD dedi herkes, biz de öyle söyledik. Sonra DAİŞ veya DAEŞ gibi sözlerle de aynı örgüt isimlendirildi. Nasıl ortaya çıktığı ve nasıl bu kadar kısa bir sürede yayılım zemini bulduğu dahi anlaşılamayan yapı kısa sürede Irak ve Suriye devletlerinin önemli bir bölümünü ele geçirdi. Irak’ın başkenti Bağdat’tan sonra en büyük ikinci kenti olan Musul’un hiç bir direniş dahi gösterilmeden teslim edildiği örgüt kısa sürede kimin kime saldırdığının belli olmadığı bir muammalar coğrafyasına döndürülen Suriye’nin de önemli bir kısmını ele geçirdi. Daha sonra da din adına yaptığı vahşet görüntüleriyle gündeme geldi örgüt. Örgütün lideri olan Ebu Bekir el-Bağdadi kendini halife ilan ederek tüm insanların kendine biat etmelerini istedi. Hakkında fazlaca bir malumatın bulunmadığı ve zaman zaman öldüğü ile ilgili haberlerin basına yansıdığı bu şahsın, Amerikan işgali sırasında Irak’ta hapis yattığı ve daha sonradan da bilinmeyen bir sebeple hapishaneden salıverildiği iddialar arasında…
DAİŞ’e üye olanların İslam’ın sert Selefi ve Fundamantalist yorumlarını benimseyen kişiler olduğu görülmekte. Ayrıca azımsanmayacak kadar daha önceden ateist olan veya farklı dinlere mensup olup hatta birçok suçtan sabıkası olan veya haklarında arama veya tutuklama kararları bulunan kişilerin Müslüman olduklarını söyleyip örgüte katıldıkları, örgüt mensuplarının bir kısmının hiç bir din eğitimlerinin olmadığı da bilinenler arasında. Genelde gençlerden oluşan maceraperest ruhlu bu insanların büyük çoğunluğu maalesef cennetle kandırılmaktalar.
Peki, DAİŞ’in tarihse bir arka planı var mı? Ümmet içinde ortaya çıkan Haricî mantığın sert Selefî söylemin günümüzdeki versiyonlarından sayılabilecek DAİŞ’in yapısı ve yaptıkları neredeyse muhaddislerin büyük çoğunluğunun uydurma olduğu konusunda ittifak ettikleri ve genelde şii kaynaklarda daha fazla yer alan bir hadis rivayetini akla getiriyor. Mehdi’nin gelişi ile ilgili olarak geçen bu rivayet, Şeyh Muhammed bin İbrahim-i Numanî tarafından kaleme alınan ve “Gaybet-i Numanî” adıyla meşhur “Hz. MehdiHakkında Hadisler” adıyla Türkçeye aktarılan kitapta ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Şiiler tarafından rağbet gören bu eserde yer alan rivayete göre; Kıyamet kopmazdan evvel Mehdi gelecek, Mehdi gelmezden evvel de Horasan taraflarından siyah bayraklı bir grup çıkacak, bu grup çok seri bir şekilde hareket ederek büyük şehirleri kısa sürede eline geçirecek, bu kişilerin saçları ve sakalları uzun olacak, onlar karşılarına çıkan ve kendilerine karşı gelenleri topluca öldürecekler, Kûfe ve Basra’yı ele geçirecekler ve daha sonra da Kudüs’e yürüyerek Kudüs’e de bayraklarını dikecekler. Yine rivayette yer aldığına göre halk bu kişilerden rahatsızlık duyduğu için Allah’a yalvaracak ve Allah da ahir zamanda gelecek olan Mehdi’yi gönderecek, bu siyah bayraklılar da Mehdi’ye tabi olacaklar. Tabi ki, yer adları ve bazı özellikler tam olarak DAİŞ’in yaptıklarıyla örtüşmüyor ama büyük benzerliklerin oluşu da dikkat çekici.
Evet, senaryo aynen böyle, film gibi yani.Psikolojide “Kendini Gerçekleştiren Kehanet” diye bir tabir vardır. Önce bir şeyin olacağına dair inancı beslersin, sonra da olay gerçekleşince “Aaa, gerçekten de oldu” dersin. İşte DAİŞ de böyle tasarlanmış bir örgüt belli ki. Ve bu örgütü dizayn edenler uydurulmuş riayetleri gerçekmiş gibi hayata geçirerek insanların zihnindeki hayal ve gerçek çizgisinde dans ediyorlar.
Burada bazı soruların da cevabını aramakta fayda var. DAİŞ’in sonrasında zuhur edecek bir Mehdi’ye intisabını varsayacak olursak, şu soruyu sormalıyız. İslam dünyasında en canlı Mehdi beklentisi olan kim? Şiiler, yani İran. Peki, Ortadoğu üzerinde başka toprak hesapları olanlar var mı? Var, tabi ki. Özellikle Siyonist Yahudiler, yani İsrail. Tanrı tarafından kendilerine vaad edildiğini düşündükleri “Arz-ı Mev’ud”a ulaşmak, İsrail’in ulaşmayı tasarladığı en yüce gaye. Peki, nerede bu “Arz-ı Mev’ud”? Ortadoğu coğrafyasında, hatta bizim ülkemizin sınırları içerisinde bulunan Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Hatay, Adana gibi bazı illeri de içine alan bir bölge. Siyonist Yahudilere göre Yahudiler “Arz-ı Mev’ud”a ulaşınca Büyük İsrail Devleti kurulacak ve Mesih’in gelmesinden sonra kıyamet kopacak. Peki, ya Hıristiyanlar? Onlar bu denklemin dışında mı? Hayır, özellikle de Evanjelik Protestan Hıristiyanlar’ın inancı tam da bu denklemin içinde kılıyor onları. Son yıllarda ABD’de Evanjelik Protestan Hıristiyanların çok etkin olduğunu bilmeyen yok. Hatta ABD’nin dış politikasında dahi bu inanca sahip kişilerin fikirlerinin etkin olduğunu biliyoruz. Peki, inançlarında Ortadoğu ile ilgili ne var? Evanjelikler, Ortadoğu konusunda özellikle “Arz-ı Mev’ud” konusunda Siyonistlerle tam bir ittifak halindeler. Hıristiyanların ekser kahiriyetinin Yahudilerin kutsal kitabı olan Ahd-i Atik’e de inandıklarını bilmeyen yoktur. Yahudi kutsal kitabında yer alan “Arz-ı Mev’ud”a ulaşıp Büyük İsrail Devletini kurmanın bir an evvel gerekli olduğunu düşünen Evanjelikler, Siyonistlerle bu noktada aynı inanç ve hedefi paylaşıyorlar. Evanjeliklere göre Büyük İsrail Devleti kurulduktan sonra İsa Mesih gelecek ve Tanrı Krallığı kurulacak, tüm dünya İsa Mesih’e tabi olduktan sonra “Armegeddon” gerçekleşecek yani kıyamet kopacak. Bu meselelerle ilgili olarak Grace Hallsell tarafından kaleme alınmış ve Türkçeye “Tanrıyı Kıyamete Zorlamak (Armageddon, Hıristiyan Kıyametçiliği ve İsrail)” adıyla aktarılan kitap tavsiye edilebilir.
Tekrar konumuza dönecek olursak, bazen meselelere “Bu olaylardan kimler yararlanıyor?” diye bakmak lazım gelir. Dikkat edilirse hem İslam’ın Şii versiyonu hemYahudilik‘in Siyonist versiyonu hem de Hıristiyanlığın Evanjelik versiyonunun dünyanın sonu ve kıyamete ilişkin öngörü ve beklentileri hemen hemen aynı. Yukarıda yazımızda anlatmaya çalıştığımız örgüt ve Ortadoğu’da yaşanan birçok şeyi bu bağlamda ele almak yerinde olacak gibi geliyor. Hem şiiler hem siyonistler hem de evanjelikler aynı şey için çaba sarfediyorlar. Ve Ortadoğu’daki çalkantılı duruma bakıyoruz; İran Ortadoğu’da önemli bir aktör, artık neredeyse herkesin bildiği evanjelik siyonist birlikteliğinin sembolü ülke ABD diğer önemli bir aktör. “Meselenin din haricinde hiç mi sebebi yok?” diye düşünülebilir. Enerji, ekonomi vs. Vardır muhakkak ama varsın birilerince komplo teorisi olarak görülsün ama belki de en önemli meselelerden birinin de inanç olduğunu unutmamak lazım. Nihayetinde insanı insan yapan, hayatını ve davranışlarını şekillendiren en önemli yapı dindir.
Vesselam….

3 Eylül 2015 Perşembe

İlk Vahiy Haftası


Geçtiğimiz hafta Kutlu Doğum Haftasıydı. Bu hafta çerçevesinde Türkiye’nin çeşitli yerlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı, Müftülükler, değişik dernek ve vakıflarca çeşitli organizasyonlar düzenlendi. Hatta bazı siyasî partiler dahi kutlama programlarıyla meydanları doldurdu. Bir önceki yazımızda bu geleneğin 20 – 25 yıllık bir gelenek olduğundan ve belki de miladî takvime göre endekslenmiş bir Kutlu Doğum Haftası’na Türkiye haricinde başka bir ülkede rastlanamayacağından bahsetmiştik. Türkiye’ye özgü gibi olan bu geleneğin de, hafta içerisinde peygamberimiz anıldığı ve peygamberimiz insanlara anlatıldığı için güzel bir gelenek olarak değerlendirilebileceğini yazmıştık.



Miladî takvime göre endekslenmiş peygamberimizin doğum gününü içinde barındıran Kutlu Doğum Haftası yanında Hicrî takvime endeksli gelenekleşmiş bir de Mevlid Kandili kutlamaları var. Biz Türkiye’de yaşayan Müslümanlar hem Mevlid Kandili’ni hem de Kutlu Doğum Haftası’nı kutluyoruz. Bilindiği üzere peygamberimiz döneminde veya sahabe-i kiram veya daha sonraki dönemde peygamberimizin doğumu kutlanmamış. Mevlid Kandili kutlamaları ilk kez hicretten üç yüz yıl sonra Mısır’da Fatimîler döneminde başlamış. (bkz. Şamil İslam Ansiklopedisi, Kandil maddesi) Yani ne peygamberimiz döneminde ne de peygamberimizden yaklaşık üç yüz yıl sonrasına kadar böyle bir kutlama yok. Yani Peygamber Efendimizin vefatından yaklaşık üç yüz yıl sonra doğumunu Hicrî takvime göre esas alan “Mevlid Kandili”, bin dört yüz yıl sonra ise Miladî takvime göre doğumunu esas alan “Kutlu Doğum Haftası” kutlanmaya başlanmış oluyor.

Bir yandan da şöyle geliyor. Bakıyorsunuz “Mevlid Kandili” camide, “Kutlu Doğum Haftası ” etkinlikleri ise genelde cami dışı mekânlarda yapılıyor. Bunda Kutlu Doğum Haftası’nın değişik dernek, vakıf veya organizasyonlarca da kutlanıyor olmasının etkisi olabilir ama bu etkinliklerin daha cami eksenli yapılmasının doğru olacağı kanaatindeyim. Bu yönüyle bakıldığında sanki “Mevlid Kandili” daha dinî, “Kutlu Doğum Haftası” ise daha seküler gibi bir izlenim uyandırıyor şahsımda.

“Ne olur ki yani böyle olsa? Ne zararı var? Ne güzel peygamberimiz insanlara anlatılıyor, insanların gündeminde peygamberimiz oluyor, fena mı?” dendiğini duyar gibiyim. Bu kutlamalara karşı da değilim ama biraz abartıldığı kanısındayım. Öyle ki artık bu kutlamalar mecrasından çıkmış şekilde gibi geliyor bana. Bu kutlamalar veya anmalar sırasında peygamber efendimizin Hz. Ömer‘den gelen nakille şu hadis-i şerifi de unutulmamalı: “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü’ deyin!” (Buhari, Enbiyâ, 48) Yine Peygamberimizi sevmeyle alakalı olarak: “Sizden birinize ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İman: 8; Müslim, İman: 69,70.) buyurmaktadır. Demek ki dengenin sağlanması gerekli Peygamberimiz sevilmeli ama bu sevgi abartılmamalı, denge korunmalı.

Peygamberimizin doğumunu bu iki farklı organizasyonla kutlarken ve insanların gündemlerine Peygamber Efendimizi sokarken gündemimizde daha fazla olması gereken Kur’an-ı Kerim ıskalanıyor gibi. Geçenlerde bir yazıda okudum. ““Kutlu Doğum Haftası” , “Mevlid Kandili” veya değişik kandiller var da neden bir “İlk Vahiy Haftası” olmasın?” diye. Ve bu etkinlikler çerçevesinde sadece vahiy anlatılsın. İnsanlar Kur’an-ı Kerim’le daha fazlaca buluşturulmaya çalışılsın. Bu hafta içerisinde neden Kur’an-ı Kerim’i anlamak ve yaşamak bağlamında değişik organizasyonlar yapılmasın? Bu fikir de bana oldukça olumlu geldi. Mesela Kur’an-ı Kerim’in inmeye başladığı ve Kur’an-ı Kerim’de bin aydan daha faziletli olduğu beyan edilen (Kadir Suresi, 3. ayet) “Kadir Gecesi”ni içinde barındıran hafta bu şekilde etkinliklere de sahne olabilir. Ramazan ayının son on gününde aranması istenen (bkz. Buhari, Leyletü’l – Kadr, 3; Müslim, Sıyam,216) Kadir Gecesi de bu etkinliklerin süreceği mesela on gün boyunca her günü “Kadir” gibi yaşanmasına vesile olabilir.

Bu fikir bana gayet samimî ve olumlu geldi. Bilemiyorum ama böyle bir organizasyon tüm İslam Âlemine de olumlu örneklik teşkil edebilir.

Vesselam…

2 Eylül 2015 Çarşamba

İslamcılık ve Türkler



İslamcılık kavramı çokça duyduğumuz kavramlardan. Önceleri kelimenin oluşum şeklinden, İslam kelimesinin sonuna eklenen “cılık”, “cilik” eklerini hoş bulmadığımdan dolayı kullanımına karşı olduğum ve bu sebeple kullanmamaya özen gösterdiğim bir kavramdı “İslamcılık”. Ama artık öyle bir hale geldi ki kullanmamak imkânsız. Ne denmiş Mecelle’de? “Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evladır.”
İslamcılık kavramının ve düşüncesinin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını tam olarak bilemiyorum. Ama Osmanlı Devleti’nin son döneminde de çokça duyulan bir kavram “İslamcılık.” Cumhuriyetin ilk yıllarında soluk aldırılmayan bu siyasî akım, daha sonraki yıllarda giderek daha görünür hale geldi. Özellikle Necmeddin ERBAKAN önderliğinde kurulan Millî Görüş Hareketini İslamcı bir anlayışta var sayabiliriz. Tabi ki, fikirde, sanatta, edebiyatta birçok sanatçı bu anlayışın kitleler tarafından kabulünü kolaylaştırmıştır. Mehmet Akif ERSOY, Necip Fazıl KISAKÜREK, Sezai KARAKOÇ, Nurettin TOPÇU gibi birçok yerli fikir ve sanat adamı yanında özellikle Hasan el-BENNA, Seyyid KUTUB, Mevdudî, Ali ŞERİATİ gibi fikir adamlarının kitaplarından yapılan çeviriler de bu hareketi Türkiye’de fikrî anlamda güçlendirmiş, kendini İslamcı olarak addeden kişilerin fikir dünyalarını şekillendirmelerinde etkili olmuştur. Necmeddin ERBAKAN’ın önderliğini yaptığı Millî Görüş partileri siyasette etkili olmuş ve hatta bu başarı Necmeddin ERBAKAN’ı başbakanlığa kadar taşımıştı. 28 Şubat Post Modern Darbesi sonrasında iktidardan uzaklaştırılan bu hareket içinden sonrasında Ak Parti ortaya çıkmış ve günümüzde hala iktidarda olan bu parti her ne kadar Türkiye’de İslamcı akımın tek önderi ve hâkimi gibi anlaşılan Millî Görüş tarafından kabul görmese de İslamcı bir özellik sergiliyor denebilir.
Peki, İslamcılık neydi? Neyi amaçlardı? Belki “Ümmetçilik” olarak da adlandırılabilecek bu hareket, Osmanlı Devleti içerisinde Osmanlıcılık akımından sonra yayılım alanını genişletmiş. Tüm Osmanlı sınırları içerisindeki değişik dinlerden ve milliyetlerden kişileri bir arada tutmayı amaçlayan Osmanlıcılık akımı Fransız İhtilali sonrası özellikle milliyetçilik akımının etkisiyle Osmanlı Devleti içerisinde de isyan hareketlerinin artması ve o dönem ki Osmanlı Devleti sınırlarının muhafaza edilemeyeceği anlaşılınca yerini tüm Müslümanları bir arada tutmayı amaçlayan İslamcılık akımına bırakmıştır. Özellikle Arapların isyan hareketlerinden sonra tüm Müslümanlar da tek çatı altında tutulamayacak konuma gelince de bütün Türkleri bir arada tutmayı amaçlayan Türkçülük akımının yayılım kazandığını görüyoruz.
Ümmetçilik veya İslamcılık olarak adlandırılabilecek bu siyasi akım günümüzde maalesef sadece Türkler dışındaki  Müslümanlara yönelik bir hassasiyet ve faaliyet gösteriyor izlenimi vermekte. Sanki Türkî Cumhuriyetlerle veya Ortadoğu ve Balkanlardaki Müslüman Türk topluluklarla Milliyetçilik (Ülkücülük) akımına mensup olanlar daha fazla ilgileniyor veya bu konuda daha hassaslar gibi bir izlenim sergiliyorlar. İslamcıların Filistin davası kadar Doğu Türkistan davasına da sahip çıkabilmeleri lazım. İslamcıların Mısır’da meydana gelen darbeye tepki verdikleri kadar Kırım’ın Rusya’ya ilhakına, Mustafa Abdülcemil KIRIMOĞLU’nun Kırım’a alınmamasına da tepki gösterebilmesi lazım. Suriye ve Irak’taki Türkmenlerin içinde bulundukları durumu, Azerbaycan’daki başörtüsü yasağını, Azerbaycan’daki dindarlara yapılan baskı ve kötü muameleleri, Kırgızistan’da yapılan misyonerlik faaliyetleri sonrası ne kadar Kırgız’ın Hıristiyanlaştırıldığını, Tacikistan’da on sekiz yaşından küçüklerin camilere dahi girişlerinin yasak olduğunu kaç İslamcı bilir veya bilse bile bunlardan hangisine karşı kendini İslamcı olarak vasıflandıran bir sivil toplum kuruluşu bir faaliyette bulunmuştur? Devletimiz TİKA faaliyetleri kapsamında çeşitli yerlerdeki Müslüman Türk topluluklarla ilişkileri kuvvetli tutmaya çalışıyor ama İslamî hassasiyeti olan sivil toplum kuruluşlarının da bu konularda daha hassas davranması gerektiğini düşünmekteyim. Kur’an-ı Kerim’de tüm Müslümanların kardeş olarak tanımlanmasına da uygun olacak bu anlayış şeklinin, İslamî hassasiyeti olan kişiler arasında ve siyasî duruş olarak kendini İslamcı veya Ümmetçi olarak vasıflandıran kişi veya kuruluşların İslam coğrafyasında Türklerin de bulunduğunu unutmamaları lazım geldiği kanaatindeyim…
Vesselam...

Vakıf İnsan Turan Çinici


Aslen Erzurumlu… Halen hayatta, Çarşamba’da yaşıyor. Ama mezarlığa gidenler kendi adının yazılı olduğu boş mezarı da görebilirler.
Erzurum’dan Çarşamba’ya resmen hicret etmiş gibi. Yıllardır Çarşamba’da, o artık bir Çarşambalı.
Öğretmenlik hayatında değişik yerlere zorunlu tayine mecbur bırakılan (sürülen), değişik sıkıntılar da çekmiş, inandığı değerler uğruna fedakârlıklarda bulunabilmiş bir adam.İmam Hatip Lisesi yıllarından hocamız. Benim dersime girmedi ama bizim okuduğumuz dönemdeki hocalardan. Karınca gibi hiç durmadan çalışan bir adam. Sürekli hareket halinde, sürekli çalışma halinde. Kendi tabiriyle öğrencilere, insanlara “İslam Aşısı” yapmak için devamlı bir uğraşı içerisinde.
Kendi tabiriyle onbinlerce öğrencisi olan, hocaların hocası. Oturup sohbet ettiğimizde kendi okutmuş olduğu öğrencilerin geldiği mevkilerden büyük bir sevinç ve heyecanla bahseder. Her an eylem halindedir, yerinde duramaz hiç (Maşallah).
Çarşamba’da İslamî hassasiyeti olan bir çok sivil toplum kuruluşunun kurulmasında ve yaşatılmasında emekleri olmuş. Bildiğim kadarıyla Memur-Sen’in ve Eğitim-Bir-Sen’in bölgemizdeki kurucularından. Yavuz Selim Vakfı Çarşamba Şubesi’nin yöneticilerinden, Çarşamba Eğitim ve Yardımlaşma Derneği’nin (ÇEYDER) kurucularından ve halen başkanı, İlim Yayma Cemiyeti Çarşamba şubesi kurucularından… Belki de bilmediğim başka dernek ve vakıflarda da görev almış tam bir “Vakıf İnsan”…
Günümüzde Çarşamba Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin yanında yapılmakta olan ve neredeyse yapımı tamamlanmış olan Yunus Emre Camii inşaatını tamamlamak için var gücüyle çalışan ve Yavuz Selim Vakfı erkek öğrenci yurdu inşaatının da yükselmesinde en büyük emeği olanlardan. Dört kat üzerine yapılan yurt binasının kaba inşaatı bitmiş ve şu an sıva yapılabilecek noktaya gelmiş durumda.
Proje adamıdır aynı zamanda Turan Hoca. En son gördüğümde Yavuz Selim Vakfı inşaatının ilerlemediğinden dem vuruyordu ve inşaatın durma noktasında olduğundan bahsediyordu. Fındık zamanı geldiğinde köy köy dolaşarak fındık toplayan, Kurban Bayramlarında tanıdıklarından kız yurdunda kalan öğrenciler için deri veya kurban payı isteyen, yurt inşaatı örgü aşamasına geldiğinde Çarşamba’dan kalkıp Çorum Osmancık’a gidip oradaki tuğla fabrikalarını dolaşarak tuğla toplayan; İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlere gidip oralardan eski öğrencilerini veya Çarşambalıları bularak inşaat çalışmaları için yardım toplayan Turan Hoca, şimdi yeni bir projeyle yine karşımızda… Kermes… Yavuz Selim Vakfı Erkek Öğrenci Yurdu inşaatında kullanılmak üzere 22 – 31 Ekim 2014 tarihleri arasında Yunus Emre Caddesi No:30’da (Evin Restoran karşısı) yapılacak kermese herkes davetli… Turan Hoca’yı tanıyıp da kermese gitmeyecek adam heralde yoktur. İlerlemiş yaşına rağmen 18’lik delikanlı gibi koşuşturan ve yorulmak nedir bilmeyen bu adamın çabalarını ve uğraşını boşa çıkarmamak adına dahi çalışmalarına iştirak etmek lazım.. Allah razı olsun Turan Hocam…

Kurban



            Kurban yaklaşmak, yakınlaşmak demektir. Kulun yaptığı ibadetiyle Rabbine yaklaşması, yakınlaşmasının adıdır kurban.
            Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de Hac Suresinin 37. Ayetinde ‘Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır.’ buyurulmaktadır. Yani kesilen kurbandan her türlü karlı çıkan kurbanı kesen kuldur. Zira Allah’ın kesilen kurbana ihtiyacı da yoktur. Kesilen kurbandan Allah’a ulaşacak şey kulun takvasıdır, yani kulluk bilincidir; yaptığı eylemin şuurunda olduğunun bilincidir.
            Kurban ibadeti ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den bu yana var olan bir ibadet. İlk kurban Hz. Âdem’in oğulları Habil ile Kabil’in kurbanlarıydı. Fakat bu kurbanlar bizim bildiğimiz manada hayvan boğazlama şeklinde bir kurban değil, bitkilerden sunulan bir kurban şeklindeydi. Bildiğimiz manadaki hayvan boğazlama şeklindeki kurban Hz. İbrahim’den başlatılıyor. Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmesi emriyle başlayan süreç Kur’an-ı Kerim’de Saffat Suresi’nde anlatılmaktadır.
            Kurban sadece hayvan boğazlamak değildir. Hz. İbrahim’den en sevdiğinin kurban olarak istendiğini bildiriyor bizlere Kur’an-ı Kerim. En sevdiğini yani İsmail’ini. Ve bu emir babası Hz. İbrahim tarafından oğlu Hz. İsmail’e bildirilince, ‘neyle emrolunduysan onu yap.’ cevabıyla karşılaşıyor Hz. İbrahim. Yani ben Allah yoluna boynumdan da canımdan da geçmeye razıyım diyor Hz. İsmail o küçücük yaşında. Ve yatıyor bıçağın altına… ‘Nasılsa benim babam peygamber, ya bıçak kesmez ya gökten bir koç iner, nasılsa yırtarım.’ düşüncesiyle değil, gerçekten Allah yoluna kurban olmak için yatıyor bıçağın altına…
            Bu hadisede üç rol var aslında… Bu üç role bürünmek belki de kurbanı bize gerçekten anlatacak olan. Kurban edecek baba Hz. İbrahim… Kurban edilecek evlat Hz. İsmail… Kurbanlığın annesi Hz. Hacer…
            Hz. İbrahim olalım önce… Bir baba düşünün ki yıllarca evlat hasretiyle yanmış kavrulmuş. Yıllarca Rabbine dua dua yalvarmış bir erkek evladı olsun diye… Allah dualarını kabul etmiş ve olmuş bir erkek evladı da… Çocuk büyüyüp, gezip dolaşacak yaşa geldiğinde, imtihanın bir cilvesi olarak o en sevdiğini Allah için kurban etmesi istenmiş ondan. Bir baba için kolay mıdır evladını bıçağın altına yatırmak? Ama o baba her şeye rağmen, ‘Allah’ın emridir.’ diyerek vuruyor en sevdiğinin boynuna bıçağı. En sevdiğini feda etmeyi göze alabiliyor, Allah istedi diye…
            Hz. İsmail olalım sonra… Kolay mıdır, bile bile bıçağın altına yatmak? Allah emridir diye kurban olabilmek? Ama Allah emretmişse eğer her şeyden vazgeçilebiliyor, hatta serden bile… Önkabulsüz ve sorgulamadan yatıyor bıçağın altına İsmail.
            Ya, Hz. Hacer olmak… Yanmamış mıdır acaba ciğeri, babası evladını alıp götürürken boğazlamak için? Gözyaşı dökmemiş midir? Ama eğer emir Haktan geliyorsa, her şeye de katlanmalı değil mi? Ve öyle de yaptı Hz. Hacer. Katlandı, isyan etmedi. Nedenini sormadı, sorgulamadı. Çünkü emri veren canların gerçek sahibiydi. Emri verendi zaten İsmail’i de onlara veren.
            Belki burada atladığımız bir varlık daha var. Ya şeytan… Ya şeytan ne yapıyordu, bunlar olup biterken? Bir Hz. İbrahim’e, bir Hz. Hacer’e, bir Hz. İsmail’e gidiyor ve onları bu işten caydırmaya, Allah’a isyana çağırıyordu. Allah’ın katından da kovulmuş olan şeytan, Allah’ın emri karşısında boyunlarını kıldan ince sayan bu kahramanlar tarafından tekrar kovuluyor ve hatta taşlanıyordu.
Hz. İbrahim en sevdiğinden, İsmail’inden, anne Hacer biricik evladından, İsmail canından vazgeçebilirken Allah için acaba biz nelerimizden vazgeçebiliyoruz? Bunu sorgulamak lazım belki bu bayramda…
Bayramın tüm İslam âlemine huzur, barış getirmesi ve Müslümanlar arasında kurbiyete vesile olması dileklerimle, kurban bayramınızı kutlarım…
Önemli Hatırlatma:
Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar her namazın farzı kılındıktan sonra teşrik tekbirleri getirmek vaciptir. Terki halinde kazası gerekmektedir. Teşrik tekbirleri şu şekilde söylenmektedir. Allahü Ekber Allâhü Ekber Lâ ilâhe İllâllahüVallâhü Ekber, Allâhü Ekber ve Lillâhi`l-Hamd

Çarşambamızın Önemli Değerlerinden: Şaban Kuzgun


                ‘Çarşambalı meşhurlar kimlerdir?’ diye sorulunca aklımıza ilk gelen cevap genelde Ali Fuad BAŞGİL oluyor. Bu isim de son yıllarda yapılan bazı çalışmalarla ön plana çıktı. Daha öncesinde Ali FuadBAŞGİL’i de pek duyan, bilen yoktu maalesef. Bu yazımızda sizlere Çarşambamızın yetiştirdiği fakat Çarşambamızda adı pek bilinmeyen bir isimi tanıtmak istedim, dilim döndüğünce. Prof. Dr. Şaban KUZGUN…
                İlahiyat eğitimimde Dinler Tarihi dersime giren hocamın ve yüksek lisans eğitimimde danışmanlığımı yapan ve derslerinden istifade ettiğim hocamın da yetişmesinde büyük emekleri olmuş Şaban KUZGUN hocanın… Yani hocalarımın hocasıdır, Şaban KUZGUN. Peki, kimdir Şaban KUZGUN?
                1950 yılında Çarşamba’da doğmuş, Akçatarla köyünden. İlkokulu Kızılot İlkokulu’nda, orta öğrenimini ise dışardan görmüş. Bu yıllarda hafızlığını ikmal etmiş ve medrese usulü Arapça okumuş. Çeşitli yerlerde din görevlisi olarak vazife yaptıktan sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olmuş. Bir taraftan imamlık, bir taraftan öğrencilik yaparak mezun olduğu fakülteden sonraiki yıl öğretmenlik yapmış. Sonrasında Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nde 1980 yılında büyük âlim Prof. Dr. Hikmet TANYU’nun yanında Dinler Tarihi bölümünde asistan olarak başlamış akademik hayatına. ‘Hazarların Yahudileşmesi ve Karaî İnancı Üzerine Bir Araştırma’ konulu teziyle doktora unvanını almış. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalına yardımcı doçent olarak atanmış. 1985 yılında ‘İslam Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik’ adlı doçentlik teziyle doçent unvanını, 1993 yılında da aynı üniversitede profesör doktor unvanını almış. 1994 yılında yeni kurulan Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesinekurucu dekan olarak atanmış. Bu görevini 1999 yılında yapılan genel seçimlerde milletvekili adayı olmak için istifa edene dek sürdürmüş. Seçim sonrası eski görev yeri olan Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalına geri dönmüş. İyi derecede İngilizce, Arapça ve orta derecede İbranice bilen, evli ve üç çocuk babası olan Şaban KUZGUN, 14/05/2000 tarihinde Kayseri yakınlarında geçirdiği bir trafik kazası sonucunda vefat edene kadar aynı üniversite ve fakültede Dinler Tarihi Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak vazifesine devam etmiş.
                Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından 2000 yılında basılan Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 5. Sayısı ‘Prof. Dr. Şaban Kuzgun Armağanı’ başlığıyla hoca için basılmış. Ayrıca Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından 2001 yılında basılan Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 11. Sayısı ‘Prof. Dr. Şaban Kuzgun’unAnısına’ başlığıyla hocaya armağan edilmiştir. Hocanın kaleme aldığı kitaplar ve akademik makalelerinden bazılarının isimleri şöyle:
Kitapları:
1-      Hazar ve Karay Türkleri,
2-      İslam Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik
3-      Dinler Tarihi Dersleri
4-      Dört İncil Farklılıkları ve Çelişkileri
5-      Kayseri ve Çevresinde Ziyaret ve Ziyaret Yerleri
Makaleleri:
1-      Misyonerlik ve Hristiyan Misyonerliğinin Doğuşu
2-      Kur’an-ı Kerim’e Göre Hristiyanlık ve Hristiyanlar, Asrımızda Hristiyan – Müslüman Münasebetleri
3-      Biruni’ye Göre Dinler ve İslam Dini Kitabında Günay Tümer’in İzlediği Metod
4-      Hıristiyan Misyonerlerin Türk-İslam Ülkelerindeki Faliyetleri
5-      Mukayeseli Dinler Tarihi Araştırmalarında Karşılaşılan Problemler ve Düşünülen Çözümleri
6-      Şehristani’nin Hayatı, Kişiliği, Eserleri ve el-Milel ve’n-Nihal Adlı Eserinin Dinler Tarihiyle Alakalı Bölümlerinin Tercümesi
7-      Misyonerlik ve Hıristiyan Misyonerliğinin Doğuşu
8-      Atalarımız Şamanist Değildi
9-      Hizbullah’ın Bekraundu
1-   Hazarlar ve Karaylar
Ülkemizde çeşitli kurumlarda öğretim üyelikleri ve yöneticilik yapmış olan ve birçok öğrenci yetiştirmek suretiyle milletine hizmeti kendine şiar edinmiş olan hocamız vefatından önce ‘Türkiye’nin Etnik Yapısı’ üzerine bir çalışma yürütüyordu.
Buradan Çarşamba Belediyemize de bir çağrımız olsun. Neden bir sokağa veya mahalleye hocamızın ismi verilmesin. Diğer bir çağrı da Millî Eğitim Müdürlüğü’ne… Yıllarını eğitim faaliyetlerine vakfetmiş ve birçok öğrenci yetiştirerek milletine hizmet etmiş bir eğitimcinin adı bir okulumuza münasip düşer diye düşünüyorum. Merhum hocamıza Allah’tan rahmet diliyoruz. Mekanı cennet olsun…